Direnenler bize ne söyler?

Direnenler bugün en temel, en basit insan hakları için direniyorlar. Bu bedenler bizim için de eriyor aynı zamanda.

 

Grup Yorum’un üzerindeki baskıların, konser yasaklarının kaldırılması için İbrahim Gökçek 267, Helin Bölek 265 gündür ölüm orucunda.

Mustafa Koçak’ın sadece âdil yargılanma hakkı için genç ömrünü ortaya koyarak başlattığı ölüm orucu 252. gününe girdi. Mustafa bugün 33 kilo kaldı.

Tutsakların tutsak olan avukatlarının 3 Şubat’ta başlattığı açlık grevinde, avukatlardan dördünün direnişi süresiz açlık grevine dönüştürdüğü ilan edildi bugün.

19 Şubat itibariyle iki tutsağın daha ölüm orucuna başladığı açıklandı.

Tüm bu sayılar, açlıklar bize ne anlatıyor? Ne oluyor bu ülkede?

Türkiye için ölüm oruçları, açlık grevleri tanıdık bir gündem. 12 Eylül karanlığını hapishanelerde yırtan ’84 ölüm orucu, 1996 ölüm orucu, F Tiplerine karşı başlayan, 122 ölümle sonuçlanan 2000-2007 ölüm orucu süreci…

Fakat tanıdık olmayan bir şeyler de var bugünlerde. Derin bir sessizlik, ürkütücü bir yalnızlık. Doğru, 2000-2007 büyük ölüm orucu direnişi de belli bir aşamadan sonra epey yalnız bırakılmıştı ancak yine de son ana kadar belli bir kitlenin toplandığı eylemler sürekli yapıldı. Ankara’nın göbeğinde her hafta birkaç yüz kişi meşaleli yürüyüş yapabiliyorduk, yine Ankara’nın bir başka göbeğinde dünya tarihinin en uzun süren (dört yıl) oturma eylemini gerçekleştirdik.

Yakın tarihe baktığımızda Güler Zere için kamuoyu oluşturulduğunu hatırlarız. Daha yakın ve eylemlilik açısından daha zor zamanlarda Nuriye ve Semih için daha da büyük bir kamuoyunun oluşturulabildiğini de.

Evet, bugünlerde, muhalefetin genel uyuşukluğu, sinmişliği, kurtuluş için başkasının eline bakıyor oluşu temel, can yakıcı problem. Ki doğru, tek bir günle sınırlı olsa da, ülkede baskıya, karanlığa, adaletsizliğe karşı kararlı/ kitlesel tek karşı koyuş kadın hareketinden gelebilmekte. Ve yine doğru, kitleyi harekete geçirebilme noktasında Kürt hareketi bile ciddi sıkıntılı bugün. Öte yandan bu genel uyuşukluk, sinmişlik sarmalının yanı sıra, bu yazının konusu olan direnişleri sürdüren hareketin harekete geçirebilecek bir taban bulmakta zorlanması da ciddi bir sorun. “Selam verenin alındığı”, mahallelere bile bir suskunluğun çöktüğü bu iklimde bu sonuç gayet normal.

Fakat bu “normal” durum, bu denli suskunluğu, kayıtsızlığı, korkuyu normalleştirmiyor. Elinde bir canı kalmış olanlar canlarını “adalet” çığlığıyla ortaya koymuşken, bir söz söylemekten, bir şeyler yazmaktan dahi korkmak “demokratlık”, “solculuk” gibi iddialardan da soyunmayı gerektirir. Evet, hiç olmazsa poz kesmeyi kesmek lâzım.

Bu durakta eğer harekete ya da eyleme yönelik memnuniyetsizlik, iritasyon, sevimsizlik gerekçeleri sunulacaksa, bu da ancak zavallılık olur. Kendinizi bir süre bununla oyalayabilir, okşayabilirsiniz. Lâkin direniş bir tokattır.

Bu tokat da sadece düzene değil, suskunluğa da çarpar. Bu mutlaktır.

Son başvurulacak olan taktik” olan ölüm orucuna ülkemizde bu kadar sık başvuruluyor olması bir memleket gerçeğiyle mündemiçtir. Türkiye’de adalet, eşitlik, özgürlük bir sürekli acil çağrıdır, yoksunluğuyla yoksulları durmadan vurandır.

Açlık, ölüm, hapis hepsi soğuk kelimeler. “Direniş” adının sıcaklığıyla bile ısınamayacak kadar soğuk, ürkütücü. Evet, bence de keşke ölüm orucuna hiç girmeseydi bu insanlar, keşke kimse ölmeseydi. Evet, keşke savaşlar da hiç olmasaydı, kimse öksüz, yetim, yârsiz, evlatsız kalmasa. Keşke dünya büsbütün bir gül bahçesi olsa… Ama dünyamızın dikeni hep daha çoktur, bu dikenleri de en aza indirebilmek için savaşmak, mücadele etmek, bedel ödemek gerekiyor.

Korku mu? Emin olun ki ölümün ucunda direnenler korkunun bizden daha çok içinde yaşıyorlar. Ölüm korkusu, yaşama refleksi en temel güdümüzdür. Fakat onur, namus, ideoloji, kişilik, ahlak, cesaret, bilgi, düşünme, öfke, direnç gibi kavramlarla da ilişkiliyiz. Bu durakta bizim korkularımızı, kaygılarımızı ileri sürmemiz en hafif tabirle bencillik olur.

Direnenler bugün en temel, en basit insan hakları için direniyorlar. Bu bedenler bizim için de eriyor aynı zamanda. Zira kazanım, devrimci, demokrat muhalefetin tümüne bir alan açacaktır, tümünde bir nebze politik rahatlama yaratacaktır. Yine zira, sen de, ben de, hepimiz, basit komplolarla, bir yazımızdan, bir paylaşımımızdan, katıldığımız bir eylemden ötürü bugün aç kalarak direnenlerin durumuna düşebiliriz. Bu, bu kadar kolay olmasın diye de direniyorlar.

Aynı cevheri yüreklerinde paylaşanlara aradaki farklılık çizgilerini kalınlaştırma, hatta dahası gölgelerle, hayaletlerle savaşma mesaisi daha hoş geliyor olabilir. Ama gün bunun günü değil. Gündem direnenler olmalı.

Direnenlerin bize yorgun sesleriyle fısıldayabildiklerini, biz gür sesle haykırmalıyız:

Adalet!

Biliyoruz, bugün bizi adalete aç bırakanlar, yarın sınıflar yer değiştirdiğinde bizden adalet isteyecekler.

Onlara istedikleri verilecektir.

İsmail Güney Yılmaz