Devrimciler sevimsiz midir?

Ama bu hakikat, bizim (devrimcileri sevenlerin), devrimcilere, devrimciliğe karşı örgütlenen galiz, histerik, aşağılayıcı sözlü saldırılara ses etmeyeceğimiz, bunları normal, hak edilmiş bulacağımız anlamını doğurmuyor.

 

Kavgayı seçmiş devrimciler, önce 12 Mart’ı takiben, “iyi tahsil görmüş, iyi yürekli ama fazla heyecanlı ve zulmün gadrine uğramış masum çocuklar” diye bir acımayla birlikte tarif edildiler. Daha sert geçen ve sadece varlığı değil değerleri de tarumar eden 12 Eylül’den sonra ise bunun yerini “masum” olmayan, şiddete tapan, yaşamı sevmeyen, iyiye ve güzele düşman, düşünsel ortodoksi içinde karanlık bir dünyaya yuvarlanmış karikatür bir devrimci portresi aldı.

Sonuncunun modası hâlâ geçmemiştir ve dahası solun kendisini de kapsayacak biçimde kıyıcı bir hâl almış, adeta bir “genelgeçer kabul” mertebesine intisap etmiştir.

Yani karikatürize bir devrimcilik algısının paydaşları arasında sadece devrimci düşmanları ile devrim kaçkınları değil, kendini bizzat solda tanımlayanlar, hatta kimi bu devrimci akımlardan gelenler ve mücadelenin bir yerinden tutanlar da var.

Tehlikeli bir vaziyet.

Bunda kuşkusuz, 12 Eylül’den sonra hayatlara sokulan “yeni”lerin, birey olmanın kutsal hazzının, hiçbir şey için öl(dür)meye değmeyecek olması felsefesinin yaygınlaşmasının ve siyaset alanını solu da içererek etkileyip, sarsan “yeni” akımların itkisi bâriz.

Yeni” olmak için “eski”(yen)in lanetlenmesi, var olan yanlış, hata ve aksaklıklarının öze ihale edilip abartılıp mutlak bir karakter olarak donuklaştırılması ve kendini inat ve ısrarla eskiye zincirleyen militanın gülünç, zavallı bir figür(an) görüntüsüyle seyirlikleştirilmesi, silikleştirilmesi lâzım gelirdi.

Hakikat, devrimcilerin hata ve yanlışları, eksikleri, kendilerini çeşitli hususlarda yer yer geriye düşüren ezber kalıpları (dogma) olduğunu inkâr etmiyoruz. Hatta daha ileri giderek solun “günah”ları olduğunun bile reddedilemez bir gerçek olduğunu da söyleyebiliriz.

Ne ki bu; hayatı, kavgayı ve kişiyi tanzim eden tüm “dogma”, “kalıp”, “ezber” ve “ortodoksi”lerin yanlış olduğu, devrimciyi ancak bir günah çıkarma ayinin paklayacağı, “uzak geçmiş”e ait olan her şeyin terk edilmesi lâzım geldiği mânâsına gelmemektedir.

Feda”yı, savaşı, her şartta direnmeyi, “gerçek”in kendisine rağmen kendisi gibi durarak ayakta kalabilmeyi “üstün haslet”ler, bir tür “şövalye”lik diye taltif edip, menkıbeleştirmek ya da ağıtlaştırmak da yetmez bize göre üstelik. Bunların şimdilerde irkiltici/ irite edici “antika” laf kalabalıkları gibi gelen sınıflı toplum, sömürü, soygun ve razı etme sistematiğinde birer zorundalık olduğu önşartı gerekir.

Bundan sonra “ahlakî bazı sakınımlara” da düşmeden varsa devrimciliğin eleştirilecek yönleri, işleri – zaman zaman da öfkelenebilen, yakıştıramayan – bir dost diliyle fakat militan karşısında kendi konum/ durumunun farkındalığını da akıldan bir an silmeden listelenir.

Devrimci dinler mi bilmeyiz.

Ancak, devrimcileri aşağılayan, onun aklını, eylemini hatta iradesin bile küçümseyen, devrimciyi neredeyse “bir aptal” diye konumlandıran soldan salvolar bu minvalde değerlendirilemez.

Solda devrimci örgütleri birer tekke, içinde yaşanan her şeyi olumsuzluk, geri(ci)lik, şiddeti bir düello, maceracılık görme zehabının hiç olmadığı kadar yaygınlaştığı, müşteri bulduğu açıktır.

Hatta kimi hareketlerde en sert şekilde cezalandırılan taciz gibi vakaların, bugünlerde tüm örgütlerin vasatı, her örgütte “solcu” erkeğin üstünü kapattığı bir rutin olarak sunulduğunu dahi görüyoruz.

Toplumun içinden gelen bir organizma olması dolayısıyla örgütlerin tümünde bir kadın sorunu yaşanabildiği, “ahlâkçı”/ pederşahî bazı kalıtımlarla aşılamayan kimi mevzular olabildiği vakadır. Fakat kadına hiçbir değer, sorumluluk verilmeyen, kadının hep aşağılandığı ve güvenilmediğinden “cephe gerisi”nde tutulduğu, ortalama bir “Türk ailesi”nden hiçbir farkı olmayan devrimci örgütün nerede olduğunu bilmiyoruz.

Önderleşmeyen, savaşta birçok erkek yoldaşının önüne geçmeyen bir kadın gerçeğinin yaşandığı bir devrimcilik biz tanımadık. Gerçi bu tip eleştiriler yapan arkadaşlarımızın bir bölümü için bu devrimci kadınlar da artık “kadın” değil, birer “erkek”tir. Bu kadınların “bıyıklı solcu”dan (yeni bir nefret objesi olarak “bıyık”) tek farkı bir Mahir bıyığı bırakamıyor oluşudur.

Ne diyelim, “cinsiyet atama”nızda kolaylıklar dileriz.

Bugünlerde öğrendiğimiz yeni bilgilerden biri de devrimcilerin, solcuların sevimsiz olduklarının yanı sıra bir de cahil oldukları. Devrimciler (çoğu kez aynı anlamda solcular) ne üzerine ne kadar çalışırlarsa çalışsınlar bir toplam olarak cahillermiş. Hele parsellenmiş, ’80’ sonlarından bugüne intikal eden modayla “uzmanlaşılmış” alanlarda (cinsiyet ve ulusal sorun gibi kimliklerle ilişkili savaş cepheleri) katiyen söz sarf edemezler. Aksi takdirde “uf”, “cızz” olmaları kaçınılmaz.

Zira devrimciliğe her kafasına estiği meselede “zabıtalık” ithamıyla kahrolsun çekenler, belli başlı alanlarda kendi polis masalarını ve “İstiklâl mahkemeleri”ni çoktan kurmuşlardır.

Elbette bu tip bir devrimci düşmanlığının devrimci olmayan ya da olamayan, devrimci örgütü desteklemeyen herkesi kapsadığı iddiasında değiliz. Devrimci örgütle taban tabana zıt, hatta onunla muhtelif sebeplerden belli alanlarda “düşman”lşmış kişiler dahi bu tip bir bayağılığa düşmemekte, kalemiyle, sözüyle “saygın” ve (yine de) “saygılı” bir “düşman” konumunda olabilmektedir.

Eleştirinin kötü olduğunu kimse söylemiyor.

Düzenli, kararlı ve ciddi bir öz eleştiri kültürünün yerleşmediği, yerleşmesi gerektiği de görülüyor. Solculuk kendine tanrılık, mesihlik vazetmekten, sürekli her şeye rağmen kendisine tamamen doğruluk, hatadan münezzehlik addetmekten ve likidasyon/ kendine yabancılaşma/ “yumuşama” vehmetmekten evet, vazgeçmeli.

Ama bu hakikat, bizim (devrimcileri sevenlerin), devrimcilere, devrimciliğe karşı örgütlenen galiz, histerik, aşağılayıcı sözlü saldırılara ses etmeyeceğimiz, bunları normal, hak edilmiş bulacağımız anlamını doğurmuyor.

Doğru, devrimciler “sevimli” değiller. “Sevimsiz” de değiller. Zaten bu ifadeler devrimcilik faaliyetinin önüne konulacak sıfatlar da değil.

Devrimciler devrimcidir. Hatta bugünlerde, “rağmen” devrimcidir.

Rağmen” bir ozan da, “rağmen” bir sanatçıyı, “Zeki Müren’i seviniz” diyordu. Devrimcileri de seviniz.

İsmail Güney Yılmaz