Dekadans, distopya, ütopya (?)

Tuzu kurular ve sınıfın aldanmışları hastalığın herkesi eşitlediği mavralarını sallayadursalar, “aynı gemideyiz” temcidini yine masaya koysalar da herkese bulaşabilen bu hastalığın teşhis ve tedavide âdil olmadığı açıktır.

Daha yaratıcı bir başlık bulamadığım için özür dilerim.

İçinde yaşadıkça her şey normalleşiyor ama çok ilginç bir süreç yaşıyoruz. Küresel bir felaket, kitlesel bir panik, tecrit ve mahrumiyet. Tüm bunların, bu çağın olanaklarına rağmen bir hastalıktan kaynaklanması ise fazla absürt. Sosyal-psikolojik etkileri yıllar boyu sürecek bir fenomenle karşı karşıyayız. Yaşadıklarımızın tez vakitte kötü bir anı olarak kalmasını umuyoruz ama henüz en fecisini tecrübe etmemişiz gibi görünüyor.

Bugün tüm dünyada koronavirüs pandemisi dışında bir gündem yok. Cihan harplerinden beri yaşanan en büyük panik bu. Hatta hastalık, dünyanın daha fazla parçasını doğrudan etkiliyor olması itibariyle belki de emperyalist paylaşım savaşlarından dahi daha önde bu hususta.

Çin’den başlayıp, geliyorum diye bas bas bağıran kriz, artık (Çin’de amansız bir mücadele neticesinde kontrol altına alınmış görünmekle birlikte) dünyayı kasıp kavuruyor. Çin gibi ya da Çin’den de daha başarılı bir sınav veren birkaç ülke söz konusuysa da tüm dünyada sistemin COVID-19 karşısında çuvalladığı açık. Bilhassa “refah kıtası” Avrupa’da trajedi derinleşmiş, iyiden iyiye distopik bir hâl almış, başta İtalya ve onu takiben İspanya’da günlük kitlesel ölümler inanılmaz bir orana/ vasata sıçramış vaziyette.

Çin’den sonra salgının uzun süre ikinci merkezi olmuş olan İran’sa hastalığa karşı emperyalizmin vahşi ambargosunun yarattığı olanaksızlıklarla da boğuşarak baş etmek zorunda.

Kapitalist dünya ekonomisinde, ülkelerde, şirketlerde şimdiden ciddi bir küçülmeye, durağanlaşmaya yol açan salgının piyasalara ve hayatlara yıkıcı etkisi daha sürecek. Ve belki de insanlık felaketi daha derinleşecek, apokaliptik manzaralar yaygınlaşacak, sıradanlaşacak. Bu denli büyük ve ekonomiyi, sistemi doğrudan hırpalayan bir durumun siyaseten de şüphesiz sonuçları olacaktır.

Herkesi eşit yakmayan, fakiri daha çok umutsuzlaştıran, güvencesizleştiren, korkutan bu yangından yoksullara karşı daha büyük küresel/ yerel saldırı kampanyaları, azametli faşizmler çıkabilir; Birleşik Krallık’ta ciddi ciddi öjeni uygulaması fikrinin öne sürüldüğünü bile gördük. Yahut (ya da bunlarla birlikte) büyük sosyal patlamaların, ayaklanmaların, distopyada ütopya arayışlarının da söz konusu olması gayet olağandır.

Fakat burada, salgınla birlikte dünyada kendiliğinden bir demokratik iyileşme (hatta sosyalizme yöneliş) bekleyen romantizmle aramıza kalın bir çizgi çekiyoruz.

Türkiye

Türkiye, salgını uzun süre uzaktan ve görece düşük bir kaygıyla izledi. Söz konusu zaman diliminde ülkedeki vakalar saklanmamış olsa bile, tespit edilemeyen vakaların olduğu kesindir. İlk vakalar ve ölümün açıklandığı anda sağlık bakanına yönelik iktidar blokunu da aşan bir güven duygusu oluşmuş olsa da takiben alınan tedbirlerin, yapılan uygulamaların ciddiyetsizliği, kararsızlığı görülünce bu defa devlete yönelik güvensizlik muhalefeti de aşarak büyüdü.

Rejimin böylesi bir gündemde dahi ideolojik, siyasal murat devşirme motivasyonunda bir nebze olsun yumuşama yaşanmaması da bu güvensizliği katmerleyecektir. Milli dayanışma, birlik, beraberlik buyuranlar, her kritik gündemde olduğu gibi yine yalnızca kendi bekalarını çağırmaktadır.

Perde skandallarla açılmış -liglerin dahi ertelenememesi gibi örnekler-, skandallarla sürmektedir. Günlerce çıkıp konuşması beklenen “tek adam”, upuzun bir peşrevle bir COVID-19 kompozisyonu okuduktan sonra, burjuvaziyi ve KOBİ’leri “kurtarma paketi”ni açıklamıştır ki onları da kesinlikle tatmin etmeyecek, “keyiflerini pek yerine getiremeyecek” bir pakettir bu.

Açıklanan paketten garibana ise, o da yalnızca belli bir yaşın üstüne beleş kolonya ve maske düştü. Bunlardan başka, salgına karşı konut kredisi, uçuş indirimi, beş bin atama gibi kartlar öne sürülmüştür. Gerçekten ve daha önce tecrübe ettiğimiz onca absürtlüğe karşın hâlen inanılmaz…

Ekonomisi zaten iflasın eşiğine gelmiş olan, dış politikadaki fütuhat programı da sürekli duvara toslayan, artık sıfırı tüketmiş, oligarklar arası kaynayan sularla zayıf da olsa darbe söylentileriyle tutuşan (ve belki tutunan) Türkiye egemenlerinin şu durumda ve gidişata bakınca, salgın sınavından başarıyla çıkabilmeleri beklenemez. Görece bir başarı çıkacaksa da bu ya salt egemenler adına/ hanesinde propagandif/ siyasal bir başarı olabilir yahut bir “şans” eseri başarı olabilir.

Bugüne dek açıklanan verilere baktığımızda, yapılan test sayısı epey düşük olsa da vaka sayısının oldukça hızlı yükseldiği fakat ölüm sayısında -diğer örneklerle karşılaştırınca- bir “anomali” olduğu sezinlenebilir. Hatta son açıklanan sayılarda ölen yurttaş sayısı önceki güne göre düşmüştür. Ve toplam ölüm sayısına bakıldığında da (elbette her yaşam önemli ama) ortaya fazla “korkutucu” olmayan bir sayı çıktığı görülür: 37.

Ki bu ölümlerin yaşlı ve zaten ağır kronik rahatsızlığı olan insanlar olarak açıklanmasının da -acı ama- toplumda nispeten bir rahatlamaya sebep olduğu da izlenebiliyor. Sürecin halk içinde geliştirdiği yaşlı düşmanlığı ise zaten ayrı bir sorun. Bu hastalığın getirdiği korku ve kitlesel tecrit şartlarının, herkesin kendine bir hapishane inşa etmesinin sosyolojik yaralanmalara, bencilliğin, yabancılaşmanın derinleşmesine yol açabilecek olması da başka bir sorun. Ki zaten 17 yıllık dönemde toplumsal yozlaşma biteviye büyümekteydi.

Evet, Türkiye’de yaşlı nüfusun Avrupa’ya göre düşük olması sebebiyle (aslında pek de düşük sayılmaz, %10 civarıdır ve bu nüfus içinde de çalışan kesim epey bir yekûn tutar) salgının ülkemizde Avrupa’dan daha az yıkıcı bir sonuca yol açabileceği de düşünülebilir. Ancak Türkiye’de yaşam kalitesinin Avrupa’dan mutlak biçimde geri oluşu ve şimdiye dek alınan önlemlerin de durumun ciddiyetini göğüsleyemeyecek pozisyonda olduğu unutulmamalı.

Tuzu kurular ve sınıfın aldanmışları hastalığın herkesi eşitlediği mavralarını sallayadursalar, “aynı gemideyiz” temcidini yine masaya koysalar da herkese bulaşabilen bu hastalığın teşhis ve tedavide âdil olmadığı açıktır. Zenginler en ufak bir belirtide testlerini yaptırır, pozitiflerse beş yıldızlı hastanelerinde yatarlar. Bize ise kim bilir belki bir hastane koridoru bile düşmez.

Ola ki bir zengin öldü, yine de bizimle aynı ölmez, zira aynı yaşamamışızdır.

Bitirirken, atmosferin bu kadar kasvetli, her şeyin bu kadar sarih, riskin herkese şah damarı kadar yakın ama yoksul için çok çok daha korkunç, yıkıcı olduğu bu düzlemde devrimcilere, sosyalistlere, demokratlara, aydınlara düşen görevin şu aşamada ücretli izin gündemini zorlamak olduğunu da söyleyelim. Kıyametvari günlerle yavaşlamış bir evrende işe gidip gelmek zorunda bırakılan, işinden olmaktan, hastalanmaktan, ölmekten, bir yakınına bir şey olmasından korkan, koronadan değilse de paranoyadan, psikolojik çöküşten yıkılacak olan emekçilerin sesi yükselmeli.

Hatta bu kazanım için genel greve gidilmesi yönünde ülkedeki psikoloji, atmosfer, solun, muhalefetin durumundan tamamen bağımsız olarak hiç olmadığı kadar uygundur. En geç 15 Temmuz’dan beri örtülmüş olan eylemsizlik, sinme hâliyse bunun karşısındaki en büyük engel.

Bu eylemsizlik, örgütsüzlük, dağınıklık hâli, (salgının yarattığı özgül hareketsizlik şartlarıyla da birleşince) burjuvazinin değirmenine su taşımaya devam ediyor. Ama bir tezat olarak aynı salgın şartları iktidara yönelik “can havliyle” bir baskı ortamını da tetikleyebilir.

Yüzlerimizde maskeler var yine. Şimdilik bağırmıyoruz.

İsmail Güney Yılmaz