“Çözüm Süreci”: “Kötü Bir Barış” mı?

Devlet bugün açıkça ’90’ları ve ’80’leri yeniden sahneye koymakta ve bilhassa Gever’de (Dize, Yüksekova) yaşanan son vahşetle adına kısaca “süreç” denilen bu yeni konjonktürün biriktirdikleri de muhtemel bir “bir kez daha savaş”a doğru kaybolup, hiçleşmekte.

“kelimeler albayım bazı anlamlara gelmiyor.“

Oğuz Atay

Adına “çözüm/barış süreci” denilen dönem başladığından bugüne mesele hakkında olumlu, olumsuz, çekimser çok söz söylendi, söylenecek de.

Devlet ile PKK arasındaki barışma çabalarının târihi epey bir eski. Bunun başlangıcı Kürdistan’daki savaşın tüm ülkeyi psikolojik olarak rehin aldığı, atmosferi en kasvetli zamanlara, ’90’lı yılların başına gelip dayanıyor. PKK’nin “Türkiyelileşme” diye adlandırılır olan çabalarının başladığı, fakat beri yandan harekette Marksist söylem ve yönelimin zayıfladığı ve devletin de gerek içeriden, gerekse dışarıdan “telkin”lerle durumun sürdürülemezliğini düşünmeye koyulmak zorunda kaldığı sürecin başlangıcı savaşın da en yoğun ve yıkıcı şekliyle yaşandığı zamanlardır.

Sessiz sedasız ya da son yıllarda olduğu gibi ilân edilebilen/açıktan görüşmelerin yapıldığı, “çözüm”ün gündemleştirildiği pek çok zaman dilimi, çok sayıda tek taraflı ateşkes gelip, geçti bu savaşın uzun öyküsünde. Ne var ki benzer tüm süreçler çok kısa sürelerde kesin bir akamete uğradı ve her defasında savaş daha da şiddetlenerek geri döndü -“Oslo/Habur süreci” bunun son örneğidir fakat 1999-2004 arası dönem daha farklı bir kategoride değerlendirilmeli-.

PKK bugüne dek başlatılan son çatışmasızlık süreciyle beraber yedi kez tek taraflı ateşkes ilân etmişti (bundan öncekiler 1993, 1995, 1998, 1999, 2006, 2009 yıllarında). Hatırlanacağı üzere bir önceki “çözüm arayışı denemesi” uzun erimli sayılabilecek ve oldukça karmaşık bir dönem olmuştu. 10 Haziran 2009’da Öcalan’ın ilan ettiği 10 maddelik “Yol Haritası” ile hükümetin “Kürt Açılımı” projesi kesişmiş, 34 PKK’li Habur’dan Kuzey’e giriş yapmış, gerçekleştirilen görkemli karşılama AKP’de Batı’daki ortalama kamuoyu nezdinde ruhsal ve politik mânâda yüksek gerilimli ve çelişkili baskılanmalar yaratmıştı.

Bu süreç, dış temsilcilerin de katılımı ve gözetimi eşliğinde MİT ile PKK arasında kapalı devre yürütülen Oslo görüşmeleriyle gündemde büyük bir yer kapladı ve sürecin öncekilere göre oldukça farklı göstergeler sunduğu daha ilk bakışta anlaşılabiliyordu. 16 Eylül 2010’da Hakkari Geçitli’de bir minibüsün taranması sonucu dokuz insanın hayatını kaybetmesi görüşmeleri bir süre sancılı hâle getirse de Öcalan’ın “diyalogdan pratik aşamaya geçildi” açıklaması normalleşmeyi sağladı.

PKK, 2 Kasım 2010’da ateşkesi genel seçimlere, yani 12 Haziran 2011’e kadar uzattığını ve hükümetten somut adım beklediğini ilân etti. Fakat devlet bu ilginç dönemde hem Öcalan’la, hem de PKK’nin diğer üst düzey görevlileriyle görüşmelerini sürdürse de bir yandan da Kürt yurtseverlerin siyasal hareket alanını daraltma politikasının saldırı hamlelerini de bunaltıcı bir biçimde çoğaltıp, hareketin etrafını sarmayı tercih etti. Ne idüğü belirsiz bu siyaset neticesinde süreç çatışmasız geçebilse de gerilimden azade bir form asla kazanamadı.

Sonuç olarak büyük laflarla ama kafa karıştıracak denli duyarsız ve düşmanca bir hükümet pratiğiyle ilerletilen “çözüm iddiaları” seçimlerden bir ay sonra, 14 Temmuz 2011 günü Silvan’da yapılan eylemde 13 askerin yaşamını yitirmesiyle, Öcalan’ın hükümete yaptığı aksi yönde çağrılara karşın sürecin tekrar şiddetli bir savaşa evirilmesiyle boşa düştü. Eli kulağında bekleyen savaş tekrar başlamış, Öcalan’ın üzerindeki tecrit daha da ağırlaştırılmıştı, artık sorunda yeni bir döneme girilmişti.

Son “Çözüm Süreci”: Taş, Kâğıt, Makas!

Bilindiği gibi 12 Eylül 2012 günü PKK’li tutsaklar Öcalan üzerindeki tecridin kaldırılması için ölüm orucuna girmişlerdi, eylem, kritik aşamayı geçtiğinde, 67. günde Öcalan’ın, çağrısıyla görünürde herhangi bir kazanım elde etmeden sona erdirildi. Ancak, yaşanan, Öcalan’ın hareket üzerindeki etkisinin ne denli güçlü olduğunu göstermesi açısından ise son derece önemli bir örnek sundu.

Burada, Silvan eyleminden sonraki yoğun şiddet döneminin öncekilere göre kısa sürdüğü söylenebilir. Erdoğan’ın Öcalan’la İmralı’da görüşüldüğünü televizyonda beyan etmesi ve 2013’e girerken -hâlâ tartışmalı bir isim olan- MİT müsteşarı Hakan Fidan’ın Öcalan’la müzakereler yaptığının basına sızdırılmasıyla devlet-PKK savaşında yeni bir sayfa da açılmış oldu. 3 Ocak 2013’te BDP’li vekillerin -Ayla Akat ve Ahmet Türk- İmralı’da Öcalan’la bir araya gelmesiyle, hem Türkiye’nin genel algısında bazı kırılmalara yol açacak bir ilk, bir başlangıç da somut bir görünüme kavuşmuş oldu; hem de Öcalan üzerindeki tecrit böylece hafifletildi.

Buna binaen Diyarbakır’daki Newroz’da ateşkes, yeni dönem ve PKK’nin silâhlı güçlerinin “hafif silâhlarını alarak”- Güney’e çekileceği ilân edildi. AKP, kamuoyunda bir “silâh bırakma beklentisi”ni hâkim kılmış olsa da bu Kürt hareketi tarafından reddedildi ve görüşmelerde böyle bir şartın kesinlikle koşulmadığı söylendi. İşte o gün, bugündür ülke olarak bu “barış, demokratikleşme, çözüm süreci” denilen sürecin resmen içindeyiz.

Fakat yaşananlar, hükümetin uygulamaları, klasik faşist devlet mantığının -zaten sürdürülmesinde herhangi bir mantık ve kâr bulunmayan- bazı yönlerden belli yumuşamalar dışında aynen, hatta daha aymazlaşıp, daha şeddelenerek hababam devam ettirilmesi “süreçten umutlu olanlar” için akıl kurcalayıcı bir vaziyet almış durumda. Devlet bugün açıkça ’90’ları ve ’80’leri yeniden sahneye koymakta ve bilhassa Gever’de (Dize, Yüksekova) yaşanan son vahşetle adına kısaca “süreç” denilen bu yeni konjonktürün biriktirdikleri de muhtemel bir “bir kez daha savaş”a doğru kaybolup, hiçleşmekte. Kimileri “aman süreç zarar görmesin” diye parmak uçlarında yürüyedursun, Türkiye’deki devlet gerçekliği Gezi’yle birlikte dozu artan bir şekilde faşizmi kisve takmaya dahi gerek duymaksızın güne ve yarına nefret, kibir ve küfürle bulaştırıyor. Yani kimi eller, sürece nazar değmesin kurşunları döktürse de, başka eller ülkenin dört yanında halka gerçek kurşunları yağdırmaya bir engel göremiyorsa, “barış” için bir kez daha oturup düşünmek gerek.

“Süreç” şimdilik -ama daha çok devlet tarafında- “taş, kâğıt, makas” oyunu gibi iki tarafın birbirine silâhlarını gösterip, karşı tarafı geriletmeye çalışma hamleleriyle ilerlese de, bugün, yarın “sürecin” o silâhların gerçekten kullanılmasına varabileceğini söylemek kehânet olmasa gerek -evet ve yukarı paragrafta da belirttiğimiz gibi devlet bu silahları yoğunluğu Kürdistan’daki evvel zamanlara göre düşürülmüş olsa da zaten yine kullanıyor-.

Buradaki bahiste bir özet söz söylersek, Kürdistan ve Türkiye’yi bugünlerde ve önümüzdeki yakın zamanlarda daha zorlu ve ağır günler bekliyor diyebiliriz.

kurt

Şivan Perwer – Masoud Barzani – Recep Tayyip Erdoğan

“Barış” bazı anlamlara gelmiyor

Daha önce başka bir yazıda da söylemiştim, “barış” Türkiye’de iğdiş edilmiş, içi boşaltılmış ve mazluma karşı savaşa yeni bir biçem vermekte yararlı bir enstrüman olarak kullanılabilen bir kelime durumunda. “Barış”ı bu hâle getiren bir yandan liberal aydınlar, bir yandan da devlettir . Ancak bu kelime devrimcilerin kullanmaya dahi artık imtina ettiği bir hâle gelebilmişse , yani o yeni “anlamlar dünyası”nda başka bir yere konabilmiş yahut “kelimelerin ideolojisi sözlüğü”ne yeni bir başlık olarak girebilmişse, burada vesile olunmasında Kürt ulusal kurtuluş hareketinin de görmezden gelinemez bir payı vardır.

Yani barış güzel kokan, efsunlu bir kelime olsa da, içi boşaltıldığı vakit “başka bir türlü bir savaş” ve “teslim alma”dan gayrı anlamlara gelemiyor. Ve bu durum Kürt hareketinin kendi içinde de kuşkusuz farklı gerilimler, çelişkiler ve açmazlar yaratıyor, yaratacaktır da. Örneğin altta paylaşacağımız bir tweet bu algı karmaşası ve “örgüt içindeki çelişik durum”a iyi bir görsel misal olarak da okunabilir.

5q2bzj

HDP twitter

HDP’nin bu tweetine göre Gever’de yaşanan AKP’nin dışından ve kısmen de içinden “karanlık güçlerin” bir provokasyonu, ama AKP ile alakâsı yok, o sadece cesaretsiz, basiretsiz bir odak. Neresinden tutacağımızı bilemediğimiz bu görüşe bizzat hareketin kendi içinden de yığınla tepkinin gelmesi ise Kürt siyasetinin ve müttefiklerinin içinde bulunduğu durum için bir gösterge olarak ele alınabillir. Öyle ya her şeyi bir kenara koyalım, sadece AKP taraftarı basının haberi veriş şekline bakalım ya da katliamdan sonra Kürdistan’da süren devlet terörüne, bugüne bir göz atalım, orada AKP’nin “yaa biz barışmaya niyetliyiz ama işte bazı güçler var bizi engelliyor, tüühh!” havasında olduğunu sezinleyebilen beri gelsin! AKP’nin ve polisinin tam tersine çatışmayı, şiddeti ve gerilimi körükleyen bir yerde konumlandığı gayet açık.

“Kötü bir barış” mı?

Son dönemde kendi devletiyle barışma girişimlerinde bulunan FARC’ın komutanlarından Marques demişti, “kötü bir barış, savaştan daha kötüdür” diye. Kürt halkının kaderi de yıkıcı bir savaşla, “kötü bir barış” arasında gidip geliyor. “Barış” sürerken devlet Kürdistan’da yığınağını artırıyor, kendi elini güçlendiriyor, canı isterse saldırıyor, canı isterse geri duruyor ama devlet orada kuvvet depoluyor. Yalnız bu topraklarda bir yara var, o yara hiç kabuk bağlamıyor, durmadan deşiliyor ve devletin “dikiyorum” dediği özensiz “dikiş”ler çok geçmeden, hem de kendi elleriyle patlatılıyor.

Geriye ne kalıyor?

Avrupa halkı silâhlı mücadeleye oldukça yabancı ve uzak sayılabilir. Türkiye’nin bir tarafıyla bağlı olduğu o coğrafyada ulusal kurtuluş hareketlerinin -IRA, ETA, FLNC ve IRA’nın türevleri- silâhlı eylem sayıları bugün yok denecek kadar azdır, kaldı ki bu türden şiddetin ve savaşın en yoğun olduğu dönemler bile Kürdistan’da yaşanan savaşın yoğunluğuyla hiçbir biçimde karşılaştırılabilirliği olmayan ve önemli oranda büyük şehirlerdeki eylemlerle sınırlı olan olaylardı. Sol örgütlerin şiddetine gelince, geçmişin RAF’ı, Kızıl Tugaylar’ı, Action Directe’i, FRAP’ı, GRAPO’su, CCC’si, FP-25’i neredeyse tamamen nostaljidir, bu yapılar içinde Kızıl Tugaylar dışında da ciddi sayılabilir bir kitle desteği alan da yoktu. “Avrupa’daki sol silahlı örgütler”in anıldığı ansiklopedik çalışmalarda bu örgütler dışında Yunanistan’daki 17 Kasım Devrimci Örgütü (17N) ve memleketten DHKP-C sayılıyor. 17N ve Yunanistan’daki bir iki sol ya da anarşist hücre uzun aralıklı tek tük eylemlerini sürdürüyor, DHKP-C ise kentlere doğru daralma yaşasa da sürekli silâhlı mücadelede ısrarlı duran karakteriyle ve eylemleriyle dünya kamuoyunun dahi ilgisini zaman zaman çekebilmekte. Türkiye’de DHKP-C dışında MKP ve TKP-ML’nin de, üstelik kırsal alanda da büyük eylemler yapabilme kabiliyetine sâhip silâhlı güçleri bulunuyor (*). Güçlü bir ordusu olan PKK kadar etkili değilse de bu durum, Türkiye solunu Güney-Güneydoğu Asya-Filipinler-Filistin dışında Asya, Yunanistan dışında Avrupa ve Afrika’yla çizilebilecek çok geniş bir alanda çok özgün bir yere oturtuyor.

Yani pratik Marksizm ve devrimcilik ya da ulusal kurtuluş için topyekûn silâhlı mücadele adına hemen hemen hiçbir şeyi olmayan Avrupa’yla karşılaştırıldığında bu topraklar oldukça farklı bir gerçeklikle soluk alıp veriyor. Burada belirleyici olan, sosyalizm ve silâhlı mücadele tüm dünyada prestij erozyonuna uğrarken, Türkiye’de Marksist-Leninist devrimci şiddet pratiğinde ısrar eden, onu yükselten ve hatta sonradan oraya doğru yönelen solun içinde belli bir hacmi olan (**) gruplar ile Marksizmden etkilenmiş PKK gibi dünya çapında bir hareketin var olmasıdır. Bunun da temeli şüphesiz ’71 devrimci çıkışında görülür ve PKK’nin ortaya çıkışı da sonradan farklı yönelimler kazansa da doğrudan orayla bağlantılıdır.

Tüm bunları neden anlattık? Çünkü “IRA örneği”, “Bask örneği” diye örnek gösterilen “çözüm”lerin yaşandığı coğrafyalarla buraların ne devlet; ne de örgüt kültürleri/ gelenekleri birbiriyle pek fazla örtüşüyor. Yani burasıyla ilgili girişilecek olan tahminlerin öncelikle bu ülkenin topraklarına basması gerek.

Ve şimdi karşınızda duran tabloya baktığınız vakit gördüğünüz şey nedir? Ya da “çözüm süreci”nin geldiği aşama, “’90’lar” konseptinin sürdüğünün kanıtı değil mi? 2011-2012 arasında 9.006 kişinin “KCK”den tutuklanması ve “demokratikleşme paketi”nden doğru dürüst/anlamlı hiçbir şeyin çıkmaması ise aslında değişmeye de hiç niyetli olunmadığının bir göstergesi diye değerlendirilebilir mi?

Gever’de PKK’li mezarlarına saldırıların protesto edildiği sırada yaşananlar ve devam eden şiddetli olaylar “son süreç”te yeni bir kırılmanın başlangıcı olabilir. Bu kırılma anından ne çıkacağı ise Türkiye’de/Kuzey Kürdistan’da devletin ve mücadelenin özgün gerçekleri üzerinden tahmini çok güç olmayan ihtimaller üzerinden okunabilir. Bu ihtimallere, konjonktürün nereye düşeceğine dâir çıkarımlar içinse büyük olasılıkla herkes Gever’i kendine kerteriz alacaktır. Peki işler tam olarak ne yönde gelişecek, Kürdistan’ın dramına yeni boyut nereden ve nasıl eklemlenecek, savaşa tekrar baş vurulursa silâhların mazlum Kürt halkı için “sağaltıcı bir etkisi” olacak mı ya da PKK olası bir savaşın “sonuç alana dek” sürdürülmesinde ısrarcı olacak mı? Orası ise değişik tartışma katmanları ve başvurulması gereken genel ve özgül verileri olan upuzun bir konu. Ve bizim bu sayfalarda o kadar çok yerimiz yok.

“sen önce öfkenin adını koy
yanıltmasın yüreğini.”

Ahmet Telli

(*) MLKP’nin de özellikle 2000’li yılların ortalarında yoğunlaşan şiddet eylemleri var, fakat bunlar yoğun olsa da, cansız hedeflere yönelen düşük maddi zararlı eylemler. Ayrıca Türkiye’de MLKP dışında da çok uzun zaman aralıklarıyla da olsa -yine çoğunlukla cansız hedeflere yönelik ve pek ses getirmeyen- şiddet eylemleri örgütleyen, geçmişte şiddete başvurmuş ya da devrimci şiddeti bir ilke olarak kabul edip, uygulama potansiyeline sâhip çok sayıda sol örgüt de var.

(**) Devrimci sol, sosyalist sol ya da Marksist sol, Türkiye’de henüz otuz küsür sene evvel ideolojik bir iç savaşın tarafı olabilmişse de bugün zayıf bir harekettir. Bu pek bir gücü olmayan siyasal akımın içindeki hacimli gruplar, yani belli bir tabana ve etkiye sâhip olan, belli bölgelerde bir güç olabilmiş çevrelerse şunlar: Cephe, Halkevleri, TKP, ÖDP, EMEP, DHF, ESP ve Partizan. Bunlar dışında SDP, Kızıl Bayrak, Alınteri, SODAP ve kitlesel anlamda çok zayıf olsa da polemiklerin odak noktasına oturabilen yapısı sebebiyle DSİP belli bir görünürlük ve etki kazanabilmiş yapılar olarak değerlendirilebilir.

Bu örgütlerin “çözüm süreci”ne başlangıçtaki yaklaşımlarıysa şöyleydi:

+ olumlu – olumsuz / çekimser

Cephe

Halkevleri

/

TKP

EMEP

+

DHF

Partizan

ESP

+

SDP

+

Kızıl Bayrak

Alınteri

/ –

SODAP

+

DSİP

+

ÖDP

+ /

İsmail Güney Yılmaz

08.12.13/Hasköy

Spot haber vs. dergisi. Sayı: 8/ Şubat ’14