Cehaletin tahakkümü

Türkiye’deki karanlığın bir tabanı var ve açlık gibi cehalet de çoğunluktadır.

Devletin yönetim biçimi klasiktir; zor ve rıza imâli. Bizde sevmek zorunda kalanlar az, râzı olanlar fazladır. Zira Türkiye’nin tarihi bir dönüştürme, kimlik ve biçim verme tarihidir. Burada bir kendi kendine ve kendi toprağına yabancılaşma hikâyesinden söz ediyoruz.

Üzerine konuştuğumuz cehalet çok güçlü; insanların kendi anadilindeki yer adlarını “Ruslardan kalma” sanabilecekleri kadar ya da kendi eski kiliselerine “Ermeni yapısı”, kalelerine “Cenevizlerden kalmış” diyebilecekleri kadar güçlü.

“Kardeşlik” söylemi ise bir riyadan ibaret. Ve bu “kardeşlik”, çıkarına cinayet uyana, “kardeş” denileni yok etmek için punduna getirene kadar sürebiliyor ancak. Bu coğrafya kocaman bir düşmanlıklar bahçesi ve envai çeşit kin yetişiyor.

Neredeyse tüm komşu iller ve ilçeler bile birbirine hasım örneğin.

Biz ise daha halkların sağlıklı komşuluğu tesis edilememişken, halkların kardeşliğinden dem vuruyoruz.

Keşke öyle olsa.

Kâbus ve Halaskâr

Futbol kulübü sevdâsının rasyonel bir yanı yoktur, daha çocukken bir şey bizi çeker ve sarı-laciverde, bordo-maviye, siyah-beyaza âşık oluruz. Birçoğumuz için bu renkler dünyada geri kalan her şeyden daha önemli bir hâle gelir üstelik. Düşük ücretlilerin ve işsizlerin futbol sunaklarında milyonluk kramponlara tapınması… Tam bir saçmalık ama durum böyle.

Milliyetçi absürdlüğün de bu futbol kulübü sevgisinin -özellikle aşırı örneklerindeki- saçmalığından aşağı kalır bir yanı yok. Türkiye’de tarihe dair hemen hemen en ufak bir fikri olmayanlar ve Türkçeyi yetkin kullanamayanlar, genelde Türk milliyetçisi oluyor.

Çünkü; milliyetçilik, câhil yığınların ideolojisidir ve okumak komünist bir eylemidir.

Okumaya meraklı küçük İslâmcı azınlık dışında aynı şey İslamcılar için de geçerli. Zaten Türkiye’de şeriatçılarla milliyetçiler arasındaki çizgi hep belli belirsizdir.

Onları Sivas’ta aydın yakma konusunda görüş ayrılığına düşürebilecek hiçbir şey yoktur mesela. Devlet yolu açar; iki menbadan faşist, benzin bidonunu kapar.

Bir avuç aydını, binlerce kara cahilin yakmaya koşuşu, o “Allahuekber”ler, o çağdışı kâbus, akıllarımıza bir mıh gibi kazındı. Bu vahşetin zihinlerimizden bir an için çıkabilmesi de mümkün değil zaten, zira hemen her gün bir benzerini, provasını ya da girişimini yaşıyoruz.

Özetle, değişen bir şey yok: Onlar fazla, biz az. Onlar “sâhip”, biz “tutsak”.

“Ya sev; ya terk et!” sloganının gücünü aldığı kaynak da tam da burası işte: Memleket “onların”dır.

Biz ise azınlıktaki “halaskâr”lar. Onca yıldır ses verenler, çoğalıp, azalanlar ama hep kesilen, vurulan ve sürülen taraf. Bizi en iyi tanımlayan sıfat bu yüzden “direnişçiler”dir. Çünkü bizim tarihimiz Mustafa Suphi’lerden, Mahir’lerden bugüne bir direnme anlatısıdır, henüz taarruz aşamasına geçemedik.

Daha da yolumuz var.

Tüm bunlara karşın, inanılmaz bir güç ve meşruiyetle duruyoruz kalabalık düşmanın karşısında. Devrimcileri, komünistleri asla düşüremiyorlar, değersizleştiremiyorlar. Hep bir anlamı, bir karşılığı oluyor bu topraklarda devrimci durmanın. Bu kadar yenilgi, bu kadar eziyet ve bu kadar süreğen bir kâbus, yeni Mahir’lerin, İbo’ların, Deniz’lerin, Agit’lerin çıkmasını önleyemiyor. Her nesil binlerce çocuk veriyor kavgaya, burada toprağın altına hâlâ kızıl bayraklı tabutlar gömülüyor.

Anlı şanlı bir baş eğmeme tarihidir ki bu, başka söze gerek yok.

Tahakküm

Türk devleti güçlüdür ve bu organizasyonun Bizans’tan beri alıp geliştirdiği bir yönetim geleneği vardır. Burada aralıksız bir iç savaş yaşanıyor. Devletin vuramadığı yerde, cahil yığınlar vuruyor. Sırtı sıvazlanan cahil, vurunca solcuya, Kürt’e, Alevi’ye, kendini yedi düvele vurmuş, Türk’ün gücünü göstermiş sanıyor.

Cahilin aklına kendi toprağındaki Amerikan üsleri ya da ordusunun NATO üyeliği gelmez. Cahil, “dış düşman” diye bellediğinin, kafasında canlandırdığı “iç düşman uzantısı”na vurmaktan haz duyar. Onun bir imgelem dünyası vardır, tüm tahakküm bu yapay imgelere göre kurulur. Kitleler faşizm için bu imgelerle mobilize edilir.

Faşizm, salt bir yaratımdır, yapay olana yapılan hastalıklı bir ibadet. Yapay bir tarih, yapay bir ulus, yapay öcüler… Bu imâl edilmiş kutsallar ve düşmanlıklar adına ağlatılan gerçek insanlar, halklar. Yok edilen diller, gasp edilen topraklar, ezilen haklar, görünmezleştirilen sınıfsal ayrımlar… Hepsi milliyetçiliğin büyüsü ve başarısıdır.

Milliyetçilik bu topraklarda çok şey kaybetti ama çok şey de başardı. Kaybettikleriyle kazandıklarını bir teraziye koyarsak, hangisi baskın çıkar? Devlet, bunu bir düşündü…

“Çözüm süreci”, “demokratikleşme süreci”, “Kürt açılımı” gibi isimlerle görüntüde belirgin bazı değişiklikler arz edecek bir yola girdi. Fakat ipler Türk devletinin elindeydi, kibirli, kompleksli bir milliyetçiliğin mamulü olan bu erk; işine gelmeyen yerde, her şeyi en sondaki hâlinden daha kangrenleşecek bir noktaya sadece bir günde getirebildi.

Oligarşi, hiçbir şeyi halkın kara kaşı kara gözü için yapmaz. Çıkarlarının zedelendiğini düşündüğü anda çekinmeden neşteri vurur. Devletin faydasındansa, halkın neşesi üstün olsaydı zaten, başka bir karakteri ve durumu konuşuyor olurduk şu an.

İşte cehalet ve onun tahakkümünün, en can alıcı biçimde karşımıza çıktığı an bu son bir iki aylık dönem oldu.

Hiçbir şeyi ama hiçbir şeyi sorgulamayan çoğunluk, kesif cehaletin askerleri, sokaklarda bir anda Kürt avına çıkıverdi. Arada Aleviler, sol gruplar, gayrimüslimler, hatta Lazlar ve CHP’liler bile nasibini aldı bu toplu şiddet seanslarından.

“Türkiye”, bir iç savaş ihtimali içinde alev alev yanan bir olamamanın adıdır.

Faşistlerin saldırdığı kesimler ise, olası iç savaşta tarafları işaretliyor aslında.

’80’ öncesinde nasıl olduysa, yarın da öyle olacak.

Biz 90’lara filan dönmüyoruz… 90 yıldır aynı yerdeyiz.

90 yıldır “’90’lardayız”.

www.sendika.org