Çâresizlik

"zorun her türlüsüne karşıyız"cılık seni beni öldürmeye devam eder de, zalimi güçlendirir.

Birbirine karşıt olarak değerlendirilse de, soldaki liberal zehirlenmeyle, milliyetçi zehirlenme birbirine koşut, yer yer iç içe geçmiş. İkisinin de birçok konuda tavrı aynı yere varır. Zira varışlarının çıkışı birdir: Kendi ideolojisinin ayakları üzerinde duramama, popülizm, konformizm, pasifizm ve “apolitizm” denilen sağcılaşma hâli. Bu yüzden bunlardan biri, sanki aynı ideolojik cephedenmişiz gibi bize “rol model” olarak mesela Ömer Laçiner’leri, Ümit Kıvanç’ları bilmem kimleri dayarken; diğeri Uğur Mumcu’yu, Tükan Saylan’ı dayar.

Biri “Fidel Kürt düşmanıydı” falan der ya da devrimcilere kandırılmış çocuklar, marjinaller, geri kafalılar gözüyle bakar; öteki “ulusal bayram ve yas”larda sayfasını ilk okulların 23 Nisan merasim alanlarına dönüştürür. Yahut zımni bir “eski Türkiye” güzellemesine dek de ulaşabilen bir “tek gündem laiklik”, anti-AKP formasyonuna bürünür. Yazdıklarından, gösterdiklerinden anladığınız “eski Türkiye, bilhassa tek parti dönemi harikaydı”, “eskiden laiklik vardı”, bütün melanet 2002’yle başladı, AKP, devlet geleneğini, resmi ideolojiyi kendine yamayarak almadı olur.

AKP’nin İslamcı yüzü, gündemi kritik edilirken, onun “kadim devletçi”liği, devamcılığı es geçilir. Dersim’den, Lice’ye, oradan da Cizre’ye uzanan çizgi, bağ görülmez. Hatta bırakın bağı, bazılarında bunların tek tek kendisi bile görülmez.

Yoksulların gericilerden, milliyetçilerden nasıl geri alınacağını o kadar önemsemezler de, bayrağın faşizmden nasıl geri alındığını savlarlar. Biricik derdimiz bu kaldı ya… Ötekinin aklındaysa varsa yoksa çözüm, uzlaşma, pazar paylaşımı, parlamento, sisteme iltihak, bir parça, ortak ve muhatap olma istenci.

Bir de ikisinin bitmek tükenmek bilmeyen “barış” çağrıları vardır ki evlere şenlik. Bu “barış” nedir, nasıl olacaktır, kime çağrı yapılıyor, iki taraf aynı kefeye mi konuyor, biri mi daha ağır basıyor tamamen flulaşır: “Barış”… Devlete karşı herhangi bir yaptırım gücü olmayan, salt söylenmek için söylenmiş, “fark”ın altını çizme telaşıyla çala kalem bir barış söylemi.

Ama;

Yoksulun, mazlumun, haklının elini kolunu bağlamaya adanan bu sâkil hümanizm, kendi geçmişindeki ve hâlen mirasçısı olunduğu iddia edilen devrimci geleneği de açıkça tekfir eden “zorun her türlüsüne karşıyız”cılık seni beni öldürmeye devam eder de, zalimi güçlendirir.

Oradan da, şiddet sorunu ile sorunlu şiddet arasında kalındığı bu boğucu atmosferde parti binanda dost sohbetlerinde adını sinkafla andığın düşmana, kanını içmeye ant içmişlere olmadık unvanlar bahşetmeye kadar işi vardırırsın.

Çâresizlik…

Ama ne yazık ki barış asgari programlara sığdırıp da kazanabileceğimiz bir şey değil.

İsmail Güney Yılmaz