Buğz ve Mukavemet

19 aralık, devrimci hareket, sol hareket, türkiye solunda dönemler, türkiye solunun sorunları

Herkes biliyor zarların hileli olduğunu

Atarken, parmaklarını birleştiriyor herkes.

Savaş bitti, herkes biliyor bunu.

İyi çocuklar yenildi, herkes biliyor.

Herkes biliyor, zaten dövüşte entrika vardı.

Fakirler fakir kalır,

Zenginler daha da semirir.

İşte böyle gider

Herkes bilir bunu.” 

Leonard Cohen/Everybody knows

Yanına işçi sınıfını alan burjuvazinin, aristokrasi ve kilisenin tahakkümünü kırmasıyla başlamış sayılabilir modern solun serüveni. Daha sonra Mahir’in deyimiyle “‘vatan millet’ bayrağını geminin bordosundan aşağı atan” burjuvazi, önceki muktedirlerin ruhuna fatiha okutacak denli azgınlaşıp, kısa sürede halk ve emek düşmanı yörüngesini açık ettikçe mavi kürenin üzerindeki zifiri aydınlatma işi kesin olarak işçi sınıfına, öteki yoksun katmanlardan yığınlara ve kaderine doğacak güneşin tablosunu ezilenlerin yanında resmetmiş namuslu entelektüellere düştü. Daha doğru bir kronolojiyle söylersek eğer, önce entelektüeller içinde doğulmuş binlerce yıllık insanlık, tarih ve doğa krizinden çıkılmasını sağlayacak fikirlerini kaleme aldılar ve mefkûrelerinin şefi ve amelesi oldular. Süreç içerisinde tüm dünyada milyonlarca insanın kavgaya akılla, sözle, silâhla, pazuyla katılmasıyla güçlü bir sol hareket oldukça az zamanda burjuva iktidarının tartışmasız en önemli iktidar alternatifi odağı oldu.

O günlerden bugüne komünist hareket, hayatımız boyunca sırf bu konuyu konuşsak bile saymakla bitiremeyeceğimiz kadar çok zafer, hezimet, katliam, savaş, kazanım, imha edilme, iktidar, bölünme, ayak oyunu, yenilgi ve ihanet tecrübe ederek ve onulmaz hatalar, yanlışlar,  ilelebet yol  gösterici olacak doğrular, mücadele tarihine kan ve terle kazınmış onur kaynağı pratikler ve sonsuza dek utanç kaynağı olarak anılacak suçlar biriktirerek geldi. Yeryüzü ve tüm âlem, bütün eşya, görkemli devrim yürüyüşlerini ve hızla yozlaşan sosyalist devletleri, partizanların teşhir ettiği kafası patlatılmış kibirli faşist diktatörleri ve dünyanın dört yanında “Devrim yarın!” derken, bin türlü kumpas ve desise neticesinde katledilen milyonlarca devrimciyi, pek zorlanılmadan tarih sahnesinden silinen kitlesel sol örgütleri hafızaya kaydetti.

Lâkin biz bugün burada tarih anlatmaya hevesli değiliz, biz bugün, bugüne bakma uğraşısında olacağız bu sayfalarda. Zira tarih, ister Babeuf’un ilk kurşunundan ya da Marx’ın kurduğu ilk cümleden yahut Spartaküs’ün ayaklanma çağrısından başlatın, dünya devrimci hareketinin doğum gününden günümüze değin süren bütün göğüs kabartan, moral bozan, yükselten, dağıtan ve utandıran anlarını ana ekranında yeni sekmeler aça aça belleğinde depoluyor. Bu tarihi bir yerinden tutup anlatmaya çabalamak da yarın için sözümüz olsun.

Kara Gün Devrimciliği

2000′li yılların solcularına kalan, depresyon ve komplekslerle at başı yürüyen coşku ve motivasyonun en alt sınırlarda seyrettiği bir mücadele çizgisi oldu, açık. Bizim bakıp, insanlara örnek gösterebileceğimiz, kendimizi de diri tutabileceğimiz -ki bence, kusura bakmayın ama varlığının uzunca bir döneminde de neredeyse güzellikleri kadar çirkinlikleri de olan- büyük küçük dış sosyalist devletlerimiz yok.

Bugüne kalan, kendini “sosyalist” diye adlandıran başta Çin Ucuz Emek Cumhuriyeti ve Kore Demokratik Saltanatı olmak üzere devletlerin durumu da malum -tabiî ki burada devrimin ne anlama geldiğini en iyi anlayan Castro, Che ve Camillo’nun Küba’sını abartıp, mitleştirmeden ayrı bir yere koyuyoruz-.

Hiç anlamasak da psikanalitik bir perspektifle genç kuşak zamane solcularına baktığımızda bilinçlerimizde kavgaya cüretle atılmayla, boş verme arasında ipince bir çizgi gerçekliği olduğunu görebiliriz sanırım. Biz, annelerimiz, teyzelerimiz, babalarımız, amcalarımızdan heyecanla dinlediğimiz “78′de Devrimci Yol beş köyden üç bin kişi indirip bu fabrikayı işgal etti, işsizleri işe aldırdı”, “O zamanlar bütün ilçenin yarısından çoğu Halkın Kurtuluşu pankartı arkasında yürüyor tabiî”, “’80 öncesinde burası hep Kurtuluşçu’ydu ya da DİSK o zaman çok güçlü ve işçiler de hep TKP’li anahtar sözcükleriyle kafalarımıza büyüyle kazınmış zamanlarda değiliz.  Bırakın o günleri biz, 2000′lerin solcuları, abla ve ağabeylerimizden duyup, işittiğimiz, hâlâ heyecanı ve rüzgârıyla ayakta durabildiğimiz ”Devrimcilerin tek bir hareketiyle bu mahallede iki bin kişi barikatın ardına geçebilirdi” ya da “O günlerde en ufak bir şey olduğunda binlerce öğrenci kampüste hayatı durduruyordu, solcuların örgütlediği boykotlar o vakitler hakikatten boykot gibi olurdu”  zamanlarının bile gerek kitlesellik, gerek şevk, gerekse de yaratıcılık ve donanım bakımından fersah fersah gerisindeyiz. Üzücü… Fakat neylersin ki hakikat.

Neylersin?

Yaşadığımız ağrılı sürecin sola daha çok bir tefekkür etme dönemini dayattığını düşünüyorum. Bu demek değil ki hepimiz evde oturup, düşünelim, kafamızı kitaplara gömüp, dış dünyada olup bitenden tamamen tecrit ederek kendimizi ideolojik silâhlanmaya asılalım.

Önerilen eylemeyi tatil etmek değil yani. Bilakis, biteviye zorlaştırılan yaşamın ve zayıflayan kavganın tam da ortasında kabadayıca dikilip sol yumruk hep yukarıda, paracıl düzenin mengenesinde sıkışmış insanlığa nihaî kıyam yolunda nefes üfleyebilmek için yeni alanlar, yeni sözler, yeni kanallar bulmak gerek. Düşünen beynin şablon ve ezberlerin esareti ve baskısından kendini kurtarması, pırıl pırıl bir zekânın donattığı yeni araçların bir kenarda mahzun duran orak çekici yeniden eline alıp parlatması lâzım.

Devrimci harekette yenilgi döneminden yirmi sene sonra gerçekleşen ikinci büyük yıkım, yani 19 Aralık, memleket solunda belki de öncekinden daha ağır bir tahribata ve savrulmaya neden oldu. Yaşanan tahribatı, teoriye ve politikaya iyi çalışmış kimi arkadaşlarımız “post-devrimcilik” dönemi diye de tahlil etse, bunun çok sayıda doğru ve acı tespitler barındırmakla birlikte yarı kör bir değerlendirme olduğunu düşünüyorum. Kezâ bu memleket, ortaya çıktığı günden bugüne iyi, kötü hemen hemen kesintisiz bir mücadele veren, -okuduğunuz satırların yazarına göre- can sıkıcı derecede çok yanlışı ve eksikleri, düşünsel üretim açısından bariz zayıflıkları daha da vahimi bunu umursamazmış gibi bir görüntüsü olsa da her daim elinde silahla duran, az çok, adına ”Aile” de denilen belli bir tabana hitap eden devrimcilikte ısrarlı ve dürüst militan bir harekete de yurtluk ediyor. Üstelik beğenir ya da beğenmezsiniz söz konusu hareket, koskoca bir saha olan Avrupa’da, Rusya’da ve Güneydoğu ile Hint kıt’ası hariç bütün bir Asya’da adı sanı bilinir tek savaşkan devrimci yapı. Yani her şeye rağmen Türkiye solunun çevresine göre çok daha zinde bir damarı da mevcut. Dağ gibi askerî kanatlara ve peşinde yığınlara sahipken düzenle uzlaşma yollarını arayan dünyada onca sol yapı varken, orta altı gelişkinliğine karşın devrimci ve inatçı bir gerçeği de var bu ülkenin. Konuyu dağıtma pahasına not edelim.

Bu notun hemen akabinde de ekleyelim ama; şimdi, zaman Türkiye’de solun, kâbus ikliminden ve içine düştüğü büyük yapısal krizden kurtulması için onun militanı ve taraftarı olanların akıl fikir faaliyetine daha çok önem vermesine geldi düştü. Eylenmesi gereken devrimci düzlemde ısrar ve devrimci düzlemde ısrar edenin yanında olmak diye özetlenebilir. Ama kıyasıya eleştirerek yapabilmek bunu, bütün güzellemelerden, yanılgılardan, körü körüne sevgilerden kaçınarak. Az umudun hatta büsbütün umutsuzluğun gerçekçi koynunda yeni bir gerçeği yaratamazsa eğer çıkış çabaları, yaşanan herşey bir kendini tekrar etme döngüsünden başka hiçbir anlama gelmeyecektir.

Türkiye’de çok sayıda insafsız cephenin büyük kuşatması altında olan sola yaşanan buhrandan sıyrılabilmesi için birçok mevzide çetin bir savaş vermek kalıyor yani. Milliyetçileşme, kuyrukçulaşma ve liberalleşme gibi zehirli ve “çekici” (!) ağlarda salınıp duran Hareket, bu üç tuzaktan birine düşmese bile iyiden iyiye atıllaşma riskini de ensesinde ha babam hissediyor. Sol etkisizleştikçe, solun kendisi de bulunduğu noktadan ya daha da geriye düşüyor ya da oralara batmamak için azimle çırpınıyor.

Elbette bu anafora karşı kitleselleşmek gerek, ancak altı kâvî doldurulamamış hiçbir kitleselleşme netice olarak hiçbir vakit pozitif sonuçlar getirmiyor. Tek başına kitleselleşmenin bir anlamı olsaydı eğer İran bugün bir sosyalist cumhuriyet olurdu. Yahut İspanya ve Yunanistan’da devrim kaybedilmezdi, İtalya’da iktidar burjuvaziye altın tepside sunulmazdı. Milyonlar olmak geleceğin garanti muktediri olma anlamına gelse dünyanın SBKP ve ÇKP’den sonra en güçlü sol örgütü olan 1 milyon üyeli Endonezya Komünist Partisi, bir komplo sonrası yürütülen operasyonlar sonucunda 1 milyon insanın öldürüldüğü tahmin edilen katliamların ardından olduğu gibi siyaset sahnesinden silinmezdi.

Salt “güç” olabilmek mühim olan mesele olsa mesela ’80 öncesinde Devrimci Yol ya da TDKP devrimin muzafferleri olarak tarihe geçerlerdi, basit bir şekilde mağlup olmazlardı. “Yükselme dönemleri” belirleyici olsaydı  ’89 – 98 arası dönemde P-C on defa devrim yapardı.

O hâlde bize kitleselleşme dışında başka katkı unsurları ve dayanaklar da lâzım demektir.

Peki, senin benim gibi garibanların çıkınlarına almaları gerekenler nelerdir?

Öncelikle…

Kitle fetişizmini kalbinden buğz et! Öğrenmeye, bilmeye, anlatmaya ve eylemeye konsantre ol!

Modern zamanların, post-modern zırvaların kuvvetli saldırılarına karşı zinde ve üretken zihnin mukavemetini hazırla ve güncelle.

Entelektüel kariyerizmi, köşe kapmacıları, şöhret ve ikbalde muradı olanları kalbinden buğz et!

Kalemini kâğıt üzerinde namus ve samimiyetle oynat, sözlerinle halkın mukavemetini örgütle.

Kavga yüzü görmemiş bir solcu entelektüelsen eğer dövüşmeyi öğren. Althusser’in adını bile duymamış ümmî bir militansan yahut kıraate göm bilincini.

Ve artık,

Nihaî mağlubiyetin ya da galibiyetin dönülmez ufkunda olduğumuzu kavra. Kalemini, sesini, sözünü ve bileğini ezilenlerin kurtuluşu için bayraklaştır. Bencilliğini, konformizmini ve  zihnî tecridini kastre et. Tarihini eleştir ve kıskançlıkla sahiplen.

Hep daha fazla merak et, daha fazla oku, daha fazla bak, öğren, öğret, gör ve göster. Daha fazla eleştir, daha fazla fedâ et.

Hareketin, kavganın seçkin ve mütevazı bir önderi, bir hamalı ol.

Bilginin mülkiyetini sahiplenme ve bilme hiyerarşisinin büyüsüne kapılma.

Bildir!

Yolu düşün, tartış, öğren ve aç, onu hazırla.  İnsanların büyük hazırlığa katılabilmelerini sağlayabilmek için boğuş!

Fukaranın kurtuluşu için didin, dur!

Kurtuluş için çıldır, çıldırt!

Ve kurtuluşumuzun önderliğini hem kendine; hem kaderdaşlarına işaret et yürek okşayan bir sadelik ve kini büyütüp, milyonları bileyen hiddetinle bağır:

Komutan solda!

 

Komutan solda!

 

Komutan solda!!!

Son bir şey:  2000′li yılların solcuları olan bizler, daha çocukken dinlediğimiz Grup Yorum şarkılarıyla ajite olup, sokağa ya da köy meydanına çıkarak, kent ya da kır gerillası rolüne girip “devrimcilik” oynardık. İşte bize belki de o eski günlerimizin çocuksu zihin berraklığı ve samimiyeti ile ekte size armağan ettiğim şarkıdaki “amatör” irade, rüşt ve yapma ruhu gerekiyor; http://www.youtube.com/watch?v=YSdqC1Qd-Lg

Ancak bu şekilde yazının girişinde paylaştığım şarkı sözlerini “salt duygusallıkla söylenmiş fevrî sözler”e indirgeyebiliriz.

Fraksiyon.Org – 27.04.13/Beyoğlu