Bu Kış Komünizm Gelecek

Cesaretle kavgada öğretmenin Mahir’dir! Ve evet, upuzun, ölümüne soğuk, çelikten kâvî, yârdan uzak olmak kadar yıkıcı, günbegün karlı,boranlıdır mazlumun zemherîsi. Sanırsın ki hiç bitmeyecek! Ama sen sakla son sigaranı ve son mermini. Bu kış komünizm gelecek!

“Eğer oyunun birinci perdesinde duvarda asılı bir silâh varsa, o silâh üçüncü perdede patlamalıdır!” – Çehov

 

Devletin “alan el değil, veren el olduğu” bugünlerde memlekette asgarî ücret yedi yüz liralarda dolanıyor. TÜİK’e göre bile gençlerin % 17.2’si işsiz, kirada oturan dört kişilik bir ailenin ucu ucuna dahi yaşayabilmesi için hiç değilse 2 bin liranın haneye girmesi gerekiyor. İnsanların çoğunluğu için cumartesi diye bir şey, tiyatro, sinema, doyunca yemek, dilediğince okumak, bir hafta dahi olsun tatil, uzun bir akşam, dokuza dek uyunabilecek bir sabah, güneşli bir gün, eşine mahcup olmadan sevişilebilecek bir gece yok!

“Peynir pahalı!” edebiyatı değil bu.

İnsanlarda çarkı döndürecek para yok…

Kazanılabilen miktarda parayı edinmek için de gece gündüz çalışmak gerek.

Para azsa, insana zaman da yok ..

Eğitim, olduğu kadar… Okumak da lâzım değil zaten, o eskidendi. Şimdi okumaktansa, genç
yaşta meslek sahibi olmanın faydalı olduğu zamandayız. Okuyanın bir kıymet-i harbiyesi yok.
Olur da doktor, avukat çıkarsan rahatlarsın belki, diğerleri nanay!..

Okuyacaksın üniversiteyi dört senede ya da uzatarak. Aileye masraf, sana eziyettir bu. Bitecek mektep, zart diye posta kutunda bitecek devletin sana eğitimin için biçtiği fatura: “Öğrenim kredisi borcunuzu şu tarihe kadar ödeyin.” İş yok, güç yok, neyle ödeyeceksin binlerce liralık borcu? Devlet baba işsiz olmanı da mazaret kabul etmezken üstelik. “Şu tarihte ödemeye başlamazsan, günlük faiz işletirim. Yine ödemezsen icra gönderirim!”

Ne babadır ama şu devlet baba!

Sağlık… Geberinceye dek hastaneye gidilmeyecek. Kendi doktorun, kendin eczacın olacaksın. Hastaneye, eczaneye yolun düşerse yandın! Bazen aylarca sıra bekleyeceksin. Sıran gelince doktor seni bir dakika içinde muayene edecek. Hastaneden çıkıp eczaneye vardığında üç tane ağrı kesici için, yeşil kartlı olmana rağmen, muayene ücreti filan diye de 20 lira vereceksin! Ne gerek var?!

Üç kuruşluk iş buldun. Gözün aydın! Biraz olsun “adam” diye dolaşabilirsin artık ailenin, eşin, dostun içinde.

Evden işe, işten eve. Sabahın kör saatlerinden, akşamın bilmem kaçıncı demine dek yürüyeceksin esaretin olan yolu. Yo!.. Bir korku değildir o yol sana… Bir vehimdir ancak, ki uzanır senin için, çamurlu ve romatizmal.

Ensende yirmi dört saat amansız bir ölüm nefesi ürpertir seni. Fısıldar sana rızasını durmaksızın: “Gel, ‘sıtma’ya râzı ol!”. Ölümüz işine yaramaz ki tebessüm katillerinin…

Yoksulsun…

Kadından erkeğe, çocuktan kocamışa, işçiden köylüye, Kürt’ten Türk’e, Alevî’den Sünnî’ye yoksulsun. Dağ, taş, dere, tepe, sıla, gurbet yoksulsun… Bir kurtarıcı umarsın çoğu kez okumaktansa duvara astığın kitaplarından: Muhammed’ül-emin, Şah-ı Merdân Ali, İsa Mesih… Beklersin… Ama “seni kurtaracak olan kendi güçlü kollarındır”. Bilmezsin. Sâhî, bilmez misin?!

Bilsen de “ayaklar baş olmaz!” diye esip gürleyecektir yine en tepedeki. Ya da “fazla hürriyet hep müşkülât doğurur!” diye azarlar okuldaki müdür. Boyun eğersin. Maraba dedenin, ağasına, beyine boyun eğmesi gibi.

Boyun eğip, azıcık aşına, migrenli başına bakarsın. Ne yapacaksın? Memleketi sen mi kurtaracaksın!

Memleketi sen kurtaracaksın!

Allah değil, kitap değil, zenginler, devlet büyükleri, çağdaş Batı ülkeleri ya da çok uluslu şirketler hiç değil!

Sen kurtaracaksın sen!

Daha uykunu alamadan fabrikaya balık istifi minibüslerde giden sen! Alnındaki ter kurumadan, çayının, tütününün, pancarının getirisinin dörtte üçünü rantiyeye, devlete, tefeciye, tüccara, yabancıya kaptıran sen! Otuz kişilik sınıfta altmış arkadaşınla bir sırada üç kişi oturarak okuyan sen! Yılın on iki ayı yarı oruçlu gibi gezen sen! Hastanede insan yerine konulmayan, babasının cesedi rehin alınan sen! Doğramacı’nın şirketinde müşteri olan sen! Evren’in, Özal’ın, sermaye tanrılarının okyanus ötesindeki sunaklarına kurban ettiği sen!

Bu toprak parçasını cennet sen yapacaksın, el açıp yalvardıkların değil!

“Şükür!” çekip, köşende susup oturmayacaksın. Sabır, geleceğe adanmış bir türküdür, hiç olmayana tevekkül değil!

Geleceğin yeni dünyasını yaratacak olan sarsıntılarının dinamit fitilini ateşleyip, yarının muştulu sabahı için sabredeceksin. Belki sen görmeyeceksin. O zaman, çocukların için yaşayacaksın ve öleceksin!

Namusun için soluk alacaksın, kara süremeyecek hiç kimse. Yarının dağ gibi yükselecek olan evrensel ve kolektif özgür insanlık, özgür doğa binasına bir taş da sen koyacaksın. Bir mirasın olacak senin.

Kavga için cesaret…

Ölümün içinde kaosta yüzen boylu boyunca bir tabutken sen, “aman ölmeyeyim!” vehminden daha olanaklı ve sahicidir.

Cesaretle kavgada öğretmenin Mahir’dir!

Ve evet, upuzun, ölümüne soğuk, çelikten kâvî, yârdan uzak olmak kadar yıkıcı, günbegün karlı, boranlıdır mazlumun zemherîsi. Sanırsın ki hiç bitmeyecek! Ama sen sakla son sigaranı ve son mermini.

Bu kış komünizm gelecek!

Sendika.Org – 10.12.12/Okmeydanı