Boşlukta Yankısız Sesler

Kimliklerin birbiriyle savaşına sıkışan atlasta, sınıf bilinci ve kavgasının gerçek bir varlık olarak sahaya çıkamaması Türkiye siyaseti haritasını çölleştiriyor.

Muhalefetin sıkışmışlığını, içinde en yıkıcı hâliyle teneffüs ettiği bunalım durumunu, mücadelenin geriye çekilişini, dahası görünmezleşmesini tespit edebilmek için klasikleri hatmetmiş bir entelektüel olmaya gerek yok. Ümmiler dâhil herkesin açık seçik tarif edebileceği bir vaziyet tüm ayrıntılarıyla arz-ı endamda, ahvalin deşifre bantları meydanda.

Burada mesele, bu olguyla nasıl baş edilebileceği, hâldeki gerçeğin başka bir gerçeklikle nasıl değiştirilebileceği sorununda/ sorusunda düğümlenip kalıyor. Elbette birçok dergide, gazetede, sitede örgütlü, sempatizan, örgütsüz kalem erbabı kendince birtakım çözüm önerileri sunuyor, fakat yazılan çizilenin, boşluktan duvarlara çarpması hakikati ters yüz edilemiyor.

Yerel seçimlerden, özellikle de İmamoğlu’nun ezici ve küçük düşürücü zaferinden sonra AKP/ Erdoğan cephesinin bir hegemonya sendelemesi yaşadığı hakikati tartışmadan vareste. Bu kısmî zafiyetin muhalefette en azından psikolojik üstünlük ve yine kısmî bir rahatlama yarattığı da açık. Bu, İmamoğlu’nun arkasındaki gücün bileşenlerinden, onun ideolojik/ siyasi formasyonundan tamamen bağımsız bir gerçek. İmamoğlu, seçimden altı ay sonra gidip AKP’ye üye olsa bile, yaşanmış, görülmüş politik vaka, bir veri olarak dipnotlarda yerini alacaktı.

Neticede tüm ipleri elinde tutan, tüm araçları hiçbir “etik” kurala riayet etmeden kullanmaktan çekinmeyen, yılların (tek başına) azametli iktidarı bir kudret sancısını tecrübe etti. Alınan toplam oy, il genel meclisi tablosu (tümüyle haksız bir gerekçe sayılamazsa da) bir avuntu oldu.

Gelin görün ki, tam da az önce bahsettiğimiz bileşenler (beş benzemez) ve siyasi formasyon (liberallik, muhafazakâr taklitçilik, itidal kisvesi altındaki uzlaşmacılık) gerçekliğinden hareketle bu psikolojik üstünlük uzun sürmedi. Nihayetinde de, savaşın kuşatıcı ikliminde bir hiçe evrildi. Hatta mevcut karma muhalefet cephesini parçalayabilecek bir güç, bu savaşın vesilesiyle iktidarın elinde toplanmış oldu.

Evet, tam da yönetememe krizinin, ekonomik darboğazın, işsizliğin, pahalılığın ve erken seçimin gündemi yoğun bir biçimde işgal etmeye başladığı safhada. Böyle günlerde “Kürt sorunu”/ “millî seferberlik” burjuvazinin her zaman en iyi tutkalı olmuştur. Kimi can ata ata, kimi “içi kan ağlayarak” da olsa koşar “cephe”ye. Yoksulların aksine burjuvazi için bunun ekonomik bir getirisi bile vardır üstelik.

Bir tür paradoks gibi görülebilirse de, işin halk ayağıysa zaten daha kolaydır. Kuruluş mayasında bir kendi gerçeğine yabancılaşma ve dağılmış bir imparatorluğun bakayası olma itkisiyle kompleksli/ tedirgin/ hırçın bir ruh şekillenişi olan bu ülkede milliyetçilikle mobilize edilebilecek milyonların varlığı bir sır değil. Hele bir de işin içine eski/ özlenen bir arzu/ iftihar nesnesi olarak fütuhat da girdi mi tamam.

Meydan sizindir.

Solun, M-L’lerin bu kadar güçten düştüğü, en asgarî demokratik seslerin bile bastırıldığı, bırakın “savaşa hayır” demenin, herhangi bir tepki vermemenin dahi kriminalleştirildiği, yığınla gönüllü ihbarcı, linççinin ortalıkta cirit attığı bir tabloda egemenlerin elinin içeride son derece rahat olduğu açık.

Buna bir de, Kürtlerin hendek operasyonlarından bugüne aktif bir sosyal tepkiyi örgütleyemiyor oluşu eklendi mi iktidarı zorlayacak pek bir şey kalmamış oluyor.

Dışarıya, yani emperyalizme baktığımızdaysa durum biraz daha karmaşık. Amerika’nın bir operasyona yol verdiği ortada ama gerek Trump’ın dengesizliği, gerekse de ABD içi siyasî mücadele mevzuyu giriftleştirip, okunamaz hâle sokuyor. İşbu mücadele, bu savaşın da kaderini, süresini belirleyebilir. ABD, (eski) müttefiki YPG’ye, diğer güçlü müttefikince bombalar yağdırıldığı şu günlerde, tam olarak sırt çevirmemiş görünüyor. Şimdilik…

Öteden beri çoklu diplomasi yürütmenin kompetanı olan Rusya ise, bir mehter yayınlamadığı kalan pro-Rus Türkçe propaganda kanallarına bakarsak Türkiye’yi destekliyor. Aynı Rusya’nın Türk hükümetinin dizginsiz bir garez beslediği Suriye’nin baş müttefiki olması ise, Suriye sahasında epeydir karışmış at ve it izleri içinden sadece bir örnek.

Avrupa’ya bakarsak, onlar her zamanki gibi gelişmeleri “kaygıyla” izliyorlar. İçlerinde daha ileri gitmek isteyen çıkarsa da bir mülteci tehdidi gazlarını almaya yeter görünmekte.

Yine de, bu kez içeriyi birleştirmiş olsa da, AKP’nin her zamanki gibi, birbirine düşman olan güçlerden yüksek ya da alçak sesle de olsa tepki almayı başardığı bir gerçek.

Bize dönelim.

Bir “biz” var mıdır, bu sahici bir soru olsa da, bunu şimdilik bir kenara bırakıyoruz. Türkiye, büyük gözaltında, kendini tamamen AKP’nin ellerine teslim etmişken, gözaltı aracında slogan atmayı sürdürenler sadece sosyalistler. Kimi daha yüksek perdeden daha sert sloganlar atıyor, kimiyse daha “ölçülüp biçilmiş”.

Günün sonunda güç gerçeği dolayısıyla sonuç çok fark etmiyor. Bir yankı, bir kopuş, bir çoğalma yok. Kimliklerin birbiriyle savaşına sıkışan atlasta, sınıf bilinci ve kavgasının gerçek bir varlık olarak sahaya çıkamaması Türkiye siyaseti haritasını çölleştiriyor. Üstelik esasen oligarşi içi kliklerin bir iktidar dövüşü olan muhafazakâr milliyetçi/ laisist milliyetçi çelişmesinde, ittifak için cephelerden birini seçen Kürt çizgisi gündem savaş olunca yalnız kalıyor. Onunla gerçekten dost olabilecek güçlü bir devrimci sınıf hareketinin yokluğu, hem Kürt hareketinin, hem de onunla arası iyi, kötü ya da limoni olan hareketlerin sadece nicel değil, ideolojik konumunda da sarsılmalar, dengesizlikler, yıpranmalar yaratıyor.

Güçlü bir sosyalist solun yokluğu ülke içinde itirazın da sesini kısıyor. Var olan itiraz ehlinin araç, alan yetersizliği koskoca coğrafyayı tek seslileştiriyor.

Elbette ki sosyalist örgütler sözlerini söylemeye devam edecekler. Fakat tek tek kişiler özelinde değerlendirdiğimizde otosansür, kendi sesini kısma, sosyal medyada hesap kapatma/ kilitleme sürpriz olmayan bir biçimde revaçta. Zira güvenlik kaygısı had safhada ve herkesin sürdürmeye çalıştığı bir hayatı var.

“Şövalyelik” için, “Don Kişot’luk” için değer mi diye sorguluyor insanlar.

Sosyalistlerin düşüncelerini açık seçik beyan edememeye başlaması, kendi ideolojisinin meşruiyet algısında kırılma ve hatta zaten zayıflamış olan saflarda kopmalara kadar gidecek riskler barındırıyor.

Gelelim yazanlara. Bu kuşatmadan “entelektüel” de azade değil. Yüz örgütlü enflasyonda kendine örgüt bulamamış/ bunu tercih etmemiş ya da geçmişte bir yapıyla bağı varsa da kopmuş kişiler içinse “xal” daha “yaman o”.

Hem iç, hem dış denklemin sürekli tepeden buyurduğu suya yazı yazma hissi, “yazmaya gerçekten gerek var mı?” sorusu, kendine sadece “söyledim ve ruhumu kurtardım” sözünden bir yârenlik devşirebiliyor.

Politik bir makale kaleme almakla, politik bir şiir yazmak arasında farkın belirsizleştiği bu tümsekte, kulaklarımı tırmalayan, anadilimde bir deyimi sizlerle de paylaşayım: “K’odas lobja, nobği do nobği!” (Lazca: duvara fasulye savur da savur,[fasulye] yetişir mi!).

Belki de yazıp çizdiklerimizi, anlatmamızı, fikir beyanımızı da bir direnme çabası olarak görebiliriz. Haklı olup (şimdilik) kazanamasak da, tamamen çürümekten yahut paslanmaktan bizi kurtaracak şeyi belki sadece sözlerde buluyoruz. Bu toprağın yarattığı devrimci değer, gelenek ve birikime güvenerek, bizden çok daha iyi yapabilecek, bizden çok daha iyi yazabilecek olanlara kendi meşrebi ve enerjisince bir ses/ köprü olabilme gayreti.

Bu meydan o kadar da boş değil.

 

İsmail Güney Yılmaz

İştirakî