Biz Burada Yabancıları Sevmeyiz !..

Bir bütün olarak bakıldığında Türkiye halkının hoşgörülülüğü, kardeşlik anlayışı, kendinden olmayana sevgisi konusunda pek iyimser sayılmam. Hatta genelde farklı milliyet ya da dinî inançlardan olan insanlarla ilgili son derece olumlu ve sevecen konuşan insanlarımızın “ikiyüzlü” olabileceklerini ve bir “hoşgörülülük mastürbasyonu” hâli içinde bulunabileceklerini düşünecek kadar da şüpheci ve kötümserim de. Çok bilinen bir örnek üzerinden gidecek olursak; mesela konu gayr-ı Müslimler olduğunda, geçmişte bir dönem bu yurttaşlarla aynı ortamda yaşamış olan insanların sözleri ekseri, artık gına getirecek kadar standart olmuştur: “Bizim Ermenilerle,Rumlarla hiçbir sıkıntımız yoktu, gül gibi geçinir giderdik aynı mahallede. Onlar bizim iftarlarımıza katılırlardı, Müslüman çocuklar da Paskalya Bayramlarında boyanmış yumurtaları toplamaya bayılırlardı. Hey gidi hey!.. Hele bir de Madam Şuşana vardı ki, onun çöreklerine hiç doyum olmazdı doğrusu” gibi … İyi güzel de madem bu kadar sıkıntısız yaşıyorduk, öyleyse bu ülkede 1915 Olayları gibi, 30’lu yıllarda Trakya’da Yahudilere baskı ve katliam gibi, Asurî katliamı gibi ya da 6-7 Eylül olayları gibi utançlar neden ve nasıl yaşandı? Devletin yaptıkları mâlum da, peki ekalliyetten vatandaşların çok sevildiği bu ülkede bu olaylarda rol alacak binlerce gözü dönmüş sivil insan nereden bulundu?.. Halkımız çok “hoşgörülü” ve “sevgi dolu” olduğuna göre, bu insanlar birdenbire uzaydan mı indiler?!

Milliyetçiliğin İki Kompleksi: Çoğunluğun Narsisizmi ve Azınlığın Savunmacılığı

Emperyal bir devletin, koca bir imparatorluğun mirasçısı olan ve köklü bir geleneğe yaslanan Türk Devleti’nin milliyetçiliği elbette ki, haklı olarak “Sevr Paranoyası” teşhisi konmuş olan devâsı güç bir hastalığın koynunda büyütülmüş bir milliyetçiliktir. Bu milliyetçiliğin doğuşu, sömürgeci devletlerin Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalama ve geçmişte kazanılmış toprakların bir bir elden çıkması gibi son derece travmatik bir döneme rast gelmiş, bu süreci de Anadolu’nun sömürgeleştirilmesi, yani artık “özbeöz Türk olan!” toprakların da kaybedilmesi gibi bir vahamet hâli izlemiştir. 1. Dünya Savaşı döneminde düşman devletlerin işgalleri bir yana, Türk milliyetçiliğiyle neredeyse yaşıt olan başta Ermeni ve Rum/Helen milliyetçilikleri olmak üzere Kürt milliyetçiliğinin de bağımsızlık hareketlerine girişmiş olması Türk milliyetçiliğinin travma hâlini kalıcılaştırmış ve onda süreğenleşecek olan paranoid ve agresif psikopatolojinin mayasını ideolojinin hamuruna katmıştır. Bu sürekli “ihânet”, “arkadan vurulma” ve “bölünme” paranoyası içinde gelişen ve cebelleşen Türk milliyetçiliği önceden kazanılmış olanların yarattığı narsisizmiyle, sonradan kaybedilmiş olanların kompleksini harmanlamış ve bu iki ruh hâlinin karışımından ortaya kompleksli bir narsisizm çıkarmıştır. Sözünü ettiğimiz ruh hâlini en iyi özetleyen şeyin Nihal Atsız’ın oğlu Yağmur Atsız’a yazdığı “vasiyet mektubu” olsa gerek; orada herkesi düşman belleyen lâfız, Türk milliyetçiliğinin bir manifestosu da sayılabilir aslında, herkesin bildiği “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur!” anlayışı hem o mektupta, hem ideolojide, hem de genel olarak sıradan bir Türk’ün günlük hayatında kendini açıkça göstermektedir.

Yukarıda bahsettiğimiz Türk milliyetçiliğinin kompleksli narsisizminin karşısında da ekseriyetle azınlığın geliştirdiği kompleksli savunmacılık durmakta. Örneğin Kürt ulusal hareketinin zaman zaman “şu bu olmazsa dünyayı başınıza yıkarız!” tarzı alışılageldik tehditkâr söylemleri bu ezilen ulus milliyetçiliği varyantının da  psikolojik durumunu özetlemekte. Söz gelimi devlet Kürdistan’da sivilleri katlediyor diye metropollerde sivillere karşı eylemlere girişmek ya da bölgede gerillalara karşı operasyonlarda orman yakılıyor diye Batı’da orman yakmak,  klasik küçük burjuva – milliyetçi bir tepkidir ve aynı zamanda bir kompleksi de açık etmektedir: “Siz yapıyorsanız, biz de yaparız!” Bu kompleksli savunmacılığın en uç hâli olan Batı’da sivillere zarar veren eylemler “TC, Kürdistan’ı ateşe ve kana boğarken, Kürt halkı ve onun iradesi hiçe sayılırken, ulusal onuru zedelenmiş Kürt gençlerinin insiyatifi ellerine alarak sivil vesaire dinlemeden şiddet eylemlerine girişmelerini kim engelleyebilir!” şeklinde meşrulaştırılmaya çalışılmaktadır ne yazık ki. Ortada bir milliyetçilik varsa ezen ya da ezilen tarafında olması fark etmez, nihaî olarak bu milliyetçilik, özündeki pragmatizm sebebiyle bu denli aşırı ve tehlikeli noktalara kolayca uzanabiliyor. Kürt yurtsever periferinin önemli kısmının ve Türk milliyetçisi tabandan olan insanların nasıl bir psikoloji içinde olduklarını görmek için Youtube’daki PKK yanlısı videoların altına yazılmış yorumlara birazcık bakmak yeterli olacaktır, orada iki milliyetçiliğin nasıl çatıştığı, insanların birbirlerini etnik aidiyetleri üzerinden nasıl aşağıladıkları ve birbirlerine nasıl küfrettikleri görülecektir. “Bu ülkede Türk-Kürt çatışması yok!” diyenler, en azından bu gibi platformlarda yıllardır bir çatışmanın olduğunu görecek ve Dolapdere’de ya da daha önce farklı yörelerde yaşanmış olan olayların nasıl bir arka plâna sahip olduğunu anlayacaklardır.

Kısaca bir insanın kendi milletini üstün görmesi ya da en azında görmek/göstermek istemesi olarak özetlenebilecek olan milliyetçilik anlayışı, sürekli olarak bir diğer millete karşı zafer isteği taşıdığı için öyle veya böyle kompleksli bir durumu kendi içinde barındırır. Çünkü milliyetçinin düşüncesinin tersi istikametinde gelişecek her olay, onun yüceltip parlattığı aidiyet onurunda yara açacak ve onu daha da saldırganlaştıracaktır. Örneğin çoğunlukla bilinçli bir milliyetçi söylem olmasa da Lazlara karşı geliştirilmiş olan aşağılayıcı bakış ve anlayış, zaten özünde kendi kimliğine – dışarıdan gelen bunu örseleyici hakaretamiz söylem sebebiyle karışık da olsa- karizmatik bir hegemoni ve onurluluk atfeden bir Laz tarafından yine son derece milliyetçi bir şekilde karşılanmaktadır. Bilindik bir örnekle açarsak; x milliyetinden kişi bir Laz’la “sizin kafanız 12’den sonra çalışmaz!” şeklinde dalga geçtiğinde, Laz da x milliyetinden bu şahısa, “12’ye kadar herkesten üstün, 12’den sonra da diğer milletlerinki kadar çalışır!” diye cevap verir. Bu basit diyalog, yazı boyunca bahsettiğimiz milliyetçi olma hâlinin, onun kompleks, narsisizm ve hezeyanının en rafine örneği olabilir… Sonuç olarak milliyetçilik, her insanın beyninde bir köşede saklı duran ve yine girilmesi o beynin zihin polisleri tarafından kesinlikle yasaklanması gereken bir odadır! Bu da yetmez, lütfen o odayı kilitleyelim, bir zahmet o odanın anahtarını bir ineğe yutturalım, o inek de dağa kaçsın ve mümkünse o dağ da yansın, bitsin, kül olsun!

KronikMuhalif.Com, Lazebura.Net

18.12.2009

Batıkent – Ankara