Biraz Konuşalım

Memur oldunuz, ev sahibi olmak için taksit ödüyorsunuz, güzel bir aileniz var ama bu size yetmeyecek neden arabam yok diyeceksiniz, tatil yapamıyorum diyeceksiniz, şu ayakkabıyı, şu elbiseyi alabilsem daha bir şey istemezdim diyeceksiniz. Para doğrultusunda kurduğunuz özlemlerin bir sonu olmayacak. Parayla kurulan bağ herkese bir esaret çemberi yaratacak.

Solun kendine dert edindiği temel problemlerden biri, kurtuluşunu düşlediği kitlenin düzenle bağlarını koparmaktır. Bu “ilk kurtuluş” diye tanımlayabileceğimiz mevzu çok basit bazı formüllerle bir çırpıda gerçekleştirilebilecek bir olay, ezilen yığınların kavgaya katılmalarını engelleyen “kafa esareti”ni aşmak çok basit bir mevzu değil.

Tersine bu mesele solun iktidarı alıp, alamayacağını şifreleyen başat belirleyendir; insanları örgütleyip kavgaya katmayı becerip, becerememeniz yeni dünyanın anahtarına sahip olup, olamayacağınızın da izdüşümlerini içerir.

Yaşadığımız düzende ortalama bir işçiyle, Rahmi Koç’un da derdi ortak: Para! İşçi, memur, işsiz, esnaf vesaire için para elbette ki temel yaşamsal ihtiyaçlar sebebiyle edinilmesi zarurî bir meta, ama bu büyük işadamlarının, kalantorların ya da az çok parası olanların da paraya dair sıkıntılar yaşamadığı anlamına gelmiyor. Bir işsiz için cepte üç tane yumurta, bir paket sigara ve az çok gezip tozabilmesini sağlayacak para bulamamak; işçi, memur için evine ayda bir kırmızı et götürebilecek kadar para kazanabilmek ve bir türlü bütçeyi denkleştirip de bir yaz memlekete tatile gidememek; fena parası olmayan bir insan için iki senedir Avrupa’da tatil yapamamış olmak; büyük bir burjuva için de belki aya gidememiş olmak rahatsızlık verici. Sonuçta hepsinin ortak sorunu para etrafında dönüyor ve para, insanları kazanıyor olmakla bitmeyen sorunlar sarmalına sürüklüyor. Yukarıdaki yoksuldan, zengine doğru giden sıkıntı piramidi aynı zamanda kazandıkça dert edinilecek olanları da sıralıyor. Örneğin diyelim ki size şu an memuriyet gibi düzenli ve kıt kanaat geçinebileceğiniz bir iş, başınızı sokabileceğiniz bir dam yeterli geliyor, ama emin olun ki mevcut durumunuzdan yukarıya doğru az ya da çok bir sıçrama kaydettiğinizde o pozisyonunuza göre yeni dertler sahibi olmaya başlıyorsunuz. Memur oldunuz, ev sahibi olmak için taksit ödüyorsunuz, güzel bir aileniz var ama bu size yetmeyecek neden arabam yok diyeceksiniz, tatil yapamıyorum diyeceksiniz, şu ayakkabıyı, şu elbiseyi alabilsem daha bir şey istemezdim diyeceksiniz. Para doğrultusunda kurduğunuz özlemlerin bir sonu olmayacak. Parayla kurulan bağ herkese bir esaret çemberi yaratacak.

     “Esaretimizin En Güçlü Yeri” Neresidir?

Esaret demişken bahsedeyim. Dün gece ev arkadaşım ve kardeşimle uzun bir sohbete girdik, sohbetin bir yerinde , “Hercümerc” adlı yazımın sonunda geçen “vurun esaretimizi en güçlü yerinden!” sözünden dolayı aramızda bir tartışma başladı. Neresidir esaretimizin en güçlü yeri? Ben, ifade aklıma düştüğünde, düşündüğüm şeyin mücadeleye aktif olarak katılmamamızın güçlü gerekçelerini kast ettiğimi söyledim. Tabiî bu her insanın, içini farklı farklı sebeplerle doldurabileceği bir sorun. Mücadeleye aktif olarak katılamama problemi, belki de yüzlerce sebeple çeşitlendirilebilir, bu açıdan bakıldığında da bu ifade muğlâk görülebilir. Yani, kimine göre sebep, bireysel korkular kaygılar olur, kimine göre kendini yeterli, inançlı, cesaretli görememek olur, kimine göreyse hareketi yetersiz görmek, mücadeleye girmeyi sonuçsuz bir uğraş olarak görmek olabilir ve bu sebepler böylece uzar gider. Bu sebeplerin içerikleri de “neye göre ?”, “kime göre ?” gibi çeşitli sorularla dallandırılıp budaklandırılabilir.

Esaretimizin en güçlü yeri, yukarıda sayılan sonsuz sebeplerin hepsi, hiçbiri ya da bir kısmı olabilir. Bu kişiden kişiye değişir, sonuçta herkesin kendini düzene bağlayan en güçlü bağ farklı farklıdır, bu da “vurun!” diyerek seslendiğim harekete kafamda karmaşık bir sorumluluk yüklediğim sonucunu çıkabilir. Hatta kimileri, bu ifadeden ve bütün bir yazının alt metinlerinden kavgadan kaçış için gerekçeler yaratma ve kendini dayatmayı da okuyabilir.

Ama yazının başından beri çıkan sonuç yine de net, devrimci hareketin en önemli sorumluluğu, insanların düzenle bağlarını koparabilmek. İşte devrimci hareketin bunu yapabilmesi için de kendini güçlü silahlarla donatması, düzene güçlü bir alternatif olarak kendini sunabilmesi, teorik ve pratik anlamda kendini geliştirmesi, kendini tartışılmazaştırıp, kendine bir kutsiyet atfetmekten vaz geçmesi, geçmişin şanından şöhretinden bahsetmekten sıkılıp, gelecek için yürümesi ve kabuğundan çıkıp, kendi gündemlerini dayatabilmesi gerekiyor.

Samimi bir sol sempatizanın esaretinin en güçlü yerleri tek başına korkulardan, yüreksizliklerden ziyade düzenle bağlarını perçinleyen yaşama dair maddî kaygılar ve devrimci hareketteki eksikliklerdir zannımca. Tüm bu kaygıları, korkuları, haklı da görülebilecek gerekçeleri bertaraf etmek de hareketin icraatına bağlı bir durum. Eğer hareket, kendini son derece yetkinleştirmiş, her açıdan geliştirmiş, ciddi bir alternatif olabilmiş, kendini ve saygı duyulması gereken değerlerini, tarihini uhrevileştirmekten vaz geçmiş, işleyişindeki iç demokrasiyi önemli ölçüde gerçekleştirmiş de kavgaya girmeyen adam yine de kavgaya girmiyorsa, bir yerden tutuvermiyorsa orada sorumluluk sadece düzenin içinde esir kalanındır.

HaberFabrikasi.Org – 05.02.2012/Ankara