Bir Patricide Eylemi Olarak Kimlik Siyaseti

Çünkü kimlik mücadelesi, kendine özel bir mücadele alanı seçip, orada sıkışma, kısa sürede çevreye duyarsızlaştırıp, yozlaştırıyor, göz o küçük “biz”den başkasını görmezleşiyor.

Adorno, Minima Moralia’da şöyle bir laf etmişti; “şahane mazlumların yüceltilmesi, sonuçta, onları mazlumlaştıran şahane sistemin yüceltilmesinden başka bir şey değildir”. Dâhî sosyolog ve düşünür belki bu yazıda anlatılacak olanları da hesaplayarak  söylemedi bu sözü ama biz Adorno’nun bu uyarısını, bu yazının cümlelerden kurulu barikatında kullanılacak söz yığınakları için bir işaret fişeği olarak alacağız.

Soldan yüz geri ama büyük ölçüde soldan gelme, ondan beslenme kimlik hareketleri de mazlumların içinde bir tekini fetişleştirip, sadece onun sözünü söyleme, bayrağını taşıma derdinde minimalist siyaset güderek kendilerine bozuk düzende kendileri için minik dokunuşlar mamulü  bir yerler açarak salt kendilerinin nefes alabilecekleri yeni alanları el verişsiz olan eskisiyle değiştirme derdindeler. Karışık bir cümle oldu bu, şöyle söyleyelim; eline Kürt bayrağı, Laz bayrağı ya da kadın, eşcinsel, çevreci, hayvansever bayrağını alıp, tek bir kimliği eylemine kılıf edinerek hareket edenlerin, daha büyük kavgaların içinde de sözlerine yer açma sıkıntısını taşımayanların yörüngelerini belirleyen monolitik bir “biz” ve o “biz” için pragmatizmdir.

İyi, güzel de kimlik için yapılan siyaset aynı zamanda neden “patricide” oluyor? Önce patricide kavramını açıklayalım, bu özünde psikanalitik bir kavram, “babayı öldürme”yi işaretliyor, fakat biz psikoloji neyim çakmadığımız için bunu burada politik bir duruma tanım olarak ikame edeceğiz. Kimlik hareketi neden patricidedir? Çünkü bir önceki paragrafta da belirttiğimiz gibi bu tip hareketler özünde solun çeşitli kümelerinden separate kişilerin derlediği yeni yapılardır. Türkiye’de çeşitli kimlik hareketlerinin çoğunun belli bir güç olarak ortaya çıkışı ’80 darbesinde sosyalist solun her hücresiyle topyekun yenilgisi sonucu gerçekleşti. Elbette burada istisnalar da söz konusu; Kürt hareketi, biraz Alevî hareketi, bugün ülkemizde -küçük bir gençlik grubu olarak Nor Zartonk’u saymazsak-var olmayan Ermeni hareketi ve diğer gayr-ı Müslim kalkışmaları. Bunlar dışında Çerkes ve Gürcü kültür/kimlik hareketleri de vardır ama bunların ezelden beri solla pek ilişkisi olmadığı için bu organizasyonlar bu mesele dahilinde tasnif dışıdır.

Saydığımız Kürt, Alevî ve “ekalliyet” hareketlerinin de sadece zamanlaması diğerlerinden farklıdır yoksa onlar da genel itibariyle soldan çıkma mücadele grupları. Benzer şekilde Türkiye’de anarşist faaliyetin az çok gelişmesi de -tıpkı Troçkist solun genel içinde küçük ama kendi özelinde bariz yükselme kaydetmesi gibi- 12 Eylül sonrasına ilişkin bir durumdur. Türkiye’de anarşistler, 1986′da Kara adlı dergiyi yayınlayarak siyaset sahnesine bir daha silinmemesine çıkmış oldular ve bu çalışmayı yapanların hemen hepsinin ortak özelliği ’80 öncesinin sosyalistleri olmalarıydı. Marksizme plânlı programlı bir hücumla işe koyulan o günkü adıyla “liberteryenler”, “babayı öldürdükten” sonra taraftar toplayabilmiş olsalar da anarşist mücadele bir kimlik kavgası olmadığı için bu yazının dışındaki bir meseledir,Troçkist sol ya da ’90′dan sonra enflasyon yaşanan yasal sol parti çalışmaları gibi. Bunlar da 12 Eylül’ün neticelerindendir ama kimlik siyaseti olmadıkları için bunlardan bahsetmeyeceğiz, sadece bir “diss” atarak, arada değinmiş olalım.

“Monolitik Biz”in Kavgası

Geçtiğimiz haftalarda bizim Lazların bir toplantısına katıldım. Bu toplantı sırasında gençten bir arkadaşın bir sözü kulağımı acayip tırmaladı, şöyle dedi genç; “Lazistan’da Halkevleri’nin gücü var ama geçim derdine kafayı takmışlar, Lazların kimlik sorunlarıyla ilgilenmiyorlar”. “Geçim derdine kafayı” takmak, Halkevleri ya da başka herhangi bir sol örgütün temel mücadele konusu olmalı zaten, burada tuhaf olan bir şey yok. Burada “korkutucu” olan geçim derdini önemsizleştiren bir lafızla hareket edip kafayı sadece Lazların kimlik sorununa takmak asıl.

Elbette Lazistan’da faaliyet gösteren ya da içinde çok sayıda Laz ve Hemşinli olan devrimci/sol hareketlerin Lazların ve Hemşinlilerin dil/kimlik sorunlarıyla fazla ilgili olmamaları eleştirilmeli, eleştiriyoruz da. Ama bunu solun dışında durarak yapmanın yapıcı bir yanı yok. Üç lafından üçü de “Laz” ya da “Lazca” olan aydınların netice olarak Laz hareketinin gelişmesine de dar entelektüel çalışmalar dışında bir katkıları olamayacaktır. ”Memurun yüz lira daha fazla zam alması beni ilgilendirmez” demek ya da çaydaki taban fiyatıyla, kota ve kontenjan politikalarıyla ilgili tek bir kelâm etmemek Lazları (da) kurtaracak bir politik  şekillenişten uzak olmak anlamına gelir.

Diğer kimlik hareketlerinin durumu da Laz kimlik hareketi gibidir hiç şüphesiz. Yani “erkek sesi duymak istemeyen”, kadın meselesinden gayrısına kafasını yorma gereği duymayan bir feministin de durumu böyledir. Onun için sadece “biz” vardır, o “biz” kadınlardır ve çoğunlukla her kim olursa olsun bütün kadınları kapsamaktadır. Muhalefet ederken kendine yalnızca tek bir parçayı uzmanlık alanı olarak seçmek, mücadelede kariyeri ve durmaksızın liberalleşmeyi beraberinde getirecektir. Sadece “monolitik biz”e odaklanan siyasetin, kendinden başkasını görmemesi ve “zafer” için her yolu mubah görmesi olağanlaşır.

Bugün Kürt ulusal hareketinin, adına “çözüm süreci” denilen mevcut konjonktürde durduğu yer de büyük ölçüde budur, yani “kardeşim, biz barışıyoruz, gerisi tufan, herkes sussun!”. Aman kimse tek laf etmesin, aman kimse olumsuz bir yorum yapıp fikrini beyan etmesin. Bu tutum Kürt yurtseverlerini ve taraftarlarını öyle bir yere götürüyor ki gelinen durakta acılanmamak mümkün değil. Düşünün, ’78′den beri ağır darbeler aldığı dönemler de dahil neredeyse sürekli düzenin karşısında silâhla durup, pratikler koyan devrimci bir örgütün insansız bir hedefe yönelik eylemini Selahattin Demirtaş çıkıp “sürece ilişkin bir provokasyon” diye yorumlayabilip, Organizasyon’u kınayıp, devletin güvenlik güçlerini göreve çağırabiliyor (1). Vay anam vay!

BDP’nin başka eylemlere yönelik, “bambaşka” tepkileri ya da tepkisizlikleri de buradan dillendirilebilir ama bozmayalım şimdi ağzımızın tadını. “Monolitik biz”i fetişleştirip, onu öne koyan yapılar için “biz”den gayrısının yalanlığı bu örnekle açık oldu herhâlde. Yani memlekette onlardan başka gündemi olan yok, politika üreten yok, her şey onlarla ilgili! Burada kimlik siyasetinin grandiyöze algısını da görmüş oluyoruz elbet. Bir mücadele eden onlar, tek önemli olan onlara içkin mevzular. Onların işi hele bir görülsün de diğer meseleler ne olursa olsun, düzen bir küçük değişerek devam etsin ama yanlarına mutlaka onları da alsın, kimsecikler de ses etmeyiversin.

Solun güçlü bir politik hareket, hak arama ve düzen alternatifi olma özellerinde zayıflamasıyla kimilerinin kendilerine uzmanlık alanları seçerek kimlik siyasetlerine koyulmalarından söz ediyoruz. “Solda aradıklarını bulamayanlar”, sola ve onun değerlerine gizli ya da açık düşmanlaşıp, onu garezle küçümseyerek kendilerine yeni yollar çizdiler. İşte bu insanların düştükleri boşlukların keşfedilen kimliklerle doldurulmasıyla doğdu kimlik için siyaset.

Kimisi etnik kimliğine, diline sarıldı, kimi cinsiyetine, kimi çevre mücadelelerine, kimi diğer canlıların haklarına, kimi de tuttukları takımlara… Tribün solculuğu dışındakilere baktığımız vakit hiçbiri için mücadele vermenin kötü bir yanı yok, burada sorun olan bu insanların ilgi ve mesailerini tümüyle bu alanlara kaydırıp, içinde yoğun bir öznellik de barındıran bir murat peşinde koşmaları, yani tamamen faydacılaşmaları. İnsaniyetin kıyamı için kurulmuş bir ideolojiden kaçıp, Marx’ın, Lenin’in söz ve eylemine hecelerden mürekkep kurşunlar yağdırarak, kendine yeni bir sığınak edinme dürtüsünün son payesi olarak bir “bizmerkezcilik” ve “biz”in mücadelesinde ihtisas, gerisine sırt çevirme.

Tıpkı bundan beş altı sene evvel bir grup hayvanseverin yaptığı gibi bir sırt çeviriş. Ankara’da, Sıhhiye Pakı’nda toplanan hayvanseverlerin hayvan hakları için taleplerini haykırırken arkalarındaki el heykelinin altında F Tiplerindeki ölüm oruçlarına dikkat çekmek için gece gündüz oturan insanlar için tek bir söz etme gereği duymaması gibi bir sırt çeviriş ve umursamama. Çünkü kimlik mücadelesi, kendine özel bir mücadele alanı seçip, orada sıkışma, kısa sürede çevreye duyarsızlaştırıp, yozlaştırıyor, göz o küçük “biz”den başkasını görmezleşiyor.

Bu özel alanlara daralma kimin işine yarıyor? Bir bütün olarak mazlumların ve hatta belki de o mazlumlar içinde tek bir grubun işine yaramadığı kesin. Bu mücadelenin tek bir alanında uzmanlaşma gayretleri yalnızca ve yalnızca tüm bu sorunların müsebbibi olan düzenin ekmeğine yağ süren, ona enerji taşıyan bir mefhum olmaktan öte bir anlam taşımaz. Zira sağlam bir politik formasyondan yoksun, tüm araçlarla, tüm amaçlar için mücadeleyi tiksinerek reddeden çarpık fikriyatlar yalnızca oligarşinin önüne kolay yutulabilir ayrık, bölük pörçük parçalar koyar. Düzen devam eder, onu temelden sarsmayacak bazı iyileştirmeler yapılabilir.

Gerisi ise hep aynı: Yoksullar daha yoksul, zenginler daha zengin…

Ama kimin umurunda Marx öldükten ve benim kimliğim kendine düzende bir yer bulduktan sonra!..

(1) Ben artık susayım, size ne demek istediğimi sayın Demirtaş bir güzelce anlatsın;

http://www.radikal.com.tr/politika/selahattin_demirtas_akpye_yapilan_saldiriyi_kinadi-1125960

Fraksiyon.Org – 19.05.2013/Okmeydanı