Bir Operasyonun Düşündürdükleri

Kamuoyuna "Yasadışı sol örgüt DHKP-C'ye ağır darbe" diye lanse edilen operasyonda, polisin gözaltına aldığı insanların hepsinin yeri, yurdu, adı sanı, işi, okulu belli. Ancak demokratik alanda mücadele veren ve özgürlükleri elinden alınan bu insanların daha dava başlamadan, üstelik bizzat devletçe, Başbakanca "terörist" ve hatta "yabancı devlet ajanı", "polis katili" diye yaftalandıklarını gördük

18 Ocak günü başlayan ve adı medyada “DHKP-C operasyonu” diye geçen, ağırlıkla İstanbul olmak üzere yedi ile yönelik şafak baskınlarıyla aralarında 17 avukatın ve Grup Yorum üyelerinin de bulunduğu 85 kişi, çoğunlukla işkenceye maruz kalarak gözaltına alındı. DHKP-C’nin son aylarda polise yönelik gerçekleştirdiği birkaç şiddet eylemiyle doğrudan alakalı olduğu söylenen operasyon, aslında yakın dönemden beri devam eden daha küçük çaplı operasyonların -muhtemelen- en büyük halkası.

Rutin hukuksuzluk 

Kamuoyuna “Yasadışı sol örgüt DHKP-C’ye ağır darbe” diye lanse edilen operasyonda, polisin gözaltına aldığı insanların hepsinin yeri, yurdu, adı sanı, işi, okulu belli. Ancak demokratik alanda mücadele veren ve özgürlükleri elinden alınan bu insanların daha dava başlamadan, üstelik bizzat devletçe, Başbakanca “terörist” ve hatta “yabancı devlet ajanı”, “polis katili” diye yaftalandıklarını gördük.
Operasyonun, polis şiddetine karşı “imdat polis” hattını oluşturan ve Türkiye’deki en hassas davaların bir kısmında savunmada olan devrimci avukatlara yönelik olan ayağı, hiç şüphesiz aynı zamanda bir “öç alma” harekâtı. Ancak, mesele bununla da sınırlı değil. Operasyon, ÇHD’li ve HHB’li (Halkın Hukuk Bürosu) avukatlar dışında, Halk Cephesi’nin çeşitli bileşenlerine de uzanıyor ve bu işin, hareketin diğer örgütlenmelerine de uzanması ihtimal dahili görünüyor.
Muhtemel ki, gözaltına alınanlar aylarca, yüksek ihtimal de yıllarca tutuklu yargılanacaklar, süreçle ilgili medyaya sürekli dezenformatif haberler servis edilecek, mahkeme belki birkaç yıl içinde bir karar veremeyecek, polis önceki davalardan da alışkanlığı olduğu üzere acemice sahte belgeler hazırlayacak, belki yönlendirilmiş “tanıklar” kullanılacak… Bir kitap, bir dergi, bir yazı, belki albüm ya da söylenmiş bir şarkı, atılmış bir slogan örgüt üyeliğine yahut propagandasına delalet olarak gösterilecek. Çok önceden kurgulanmış siyasİ dava mahkemelerinin rutin hukuksuzluğudur bu.

Tepkiler 
Operasyon haberi duyulur duyulmaz, hem basının ilgisi hem de muhalefetin tepkisi yoğun oldu. Kimi istisnalar dışında medya genelde polis bülteni gibi çalışırken, muhalefet önemli bir kalabalıkla 19 Ocak’ta sokağa çıktı. Devrimci avukat ve işçilerin Taksim’de ortak düzenlediği bu yürüyüşün yanı sıra 20 Ocak’ta adliyede polis ve avukatlar arasında yaşanan çatışma da milyonların adalet isteği ve özleminin bir feveranı ve son yıllarda dayanılmaz seviyede yoğunlaşan hukuksuzluk sarmalına nefretin bir yansıması olarak okunmalı.
Memlekette işler o kadar garipleşmiş ve bu garabet o kadar sıradanlaşmış duruma gelmiş ki, gördüklerimize önce şaşırıyor, sonra da şaşırdığımıza şaşırıyoruz. Polis, daha dava filan başlamadan, insanlar savunma haklarını kullanamadan, bedeli ağır olan ve bir kısmı da -yabancı devlet ajanlığı gibi- devrimcilere hakaret anlamına gelen suçlamaları basın bildirileriyle sayfa sayfa neşrediyor. Yetmiyor, yargısız infaz kervanına vali katılıyor, Başbakan katılıyor. Ama savcı yok, daha mahkeme, hâkim yok, dava yok… Fark etmiyor, konuşuyorlar… Çünkü davanın seyri de, sonuçları da, kime hangi suçun atılacağı da, “belgeler” de önceden belli.

Bu aleni hukuksuzluğa, genelde devrimcilerle ilgili davalarda hiçbir zaman cepheden tavır almayan ana akım medyada bile karşı koyma, ayıplama, garipseme ve devleti teşhir gibi tek tük tutumlar ortaya çıkabiliyor. Çünkü polisin ve devlet erkânının davullu zurnalı peşin hükmü kalemin namusunun farkında olanları rahatsız ediyor, çok önemli davalarda sık sık karşımıza çıkan değerli ve emekçi bir avukatın bir araba polisten dayak yiyerek gözaltına alınmasını görmek vicdanları kanatıyor.

Bu arada belirtmeden geçmeyelim, gayriihtiyari mi gelişir, nedir bilinmez medyada ve genel olarak solda sanki başka insanlar gözaltına alınmamış gibi işlenen avukat vurgusu, bana 122 insan ölüm orucunda ölürken ses etmeyenlerin, avukat Behiç Aşçı ölüm orucuna girince meseleyle ilgilenmesini hatırlatıyor. Ya da biraz daha farklı bir yerde duruyor ama son ODTÜ olaylarında, yazı ve açıklamalarda “ODTÜ’lülük” ekseninde berkitilen seçkincilikle, bu “DHKP-C operasyonundaki” kesif avukat vurgusu da paralel. Yani gözaltına alınanlar avukat ya da kabzımal veya balerin ne önemi var? Asl’olan yaşanan hukuksuzluk değil mi? Belki de niyeti aşan ya da farklı kaygılarla dillendirilen söylemler olsa da, mağdurlar arasında birilerinin bir özelliğini öne çıkarıp sadece oradan söz etmenin bizi götüreceği yanlış yoldan hemen caymak gerek.
Hemen cayıp AKP ’nin devrimci harekete ve tüm muhalefete karşı giriştiği savaşı doğru tahlil etmek gerek.

Radikal / Yeni Söz – 20.01.2012/Beyoğlu