“Barış Süreci”nin Sapı Samanı?

İnsanı asıl düşündürense, PKK ve devletin mevcut resmi ideolojiyi ve devletlu ezberleri, Türk'ün yanına biraz da Kürt'ü alarak ve Müslümanlık yapışkanıyla iki unsuru birbirine tutturarak yeniden imâle yönelmiş gibi durması

1973’ün 1 Mayıs’ında Çubuk Barajı’nda toplanan savaşmaya niyetli bir avuç entelektüel Kürt’ün kurduğu bir siyasi yapı, bugün milyonlarla alanlarda eylem koyabilen, tek bir hamlesiyle sadece Türkiye’nin değil, tüm dünyanın dediğine ve eylediğine dikkat kesilebilmesini sağlayabilen muazzam bir kuvvet. Peki bu nasıl böyle oldu?

Savaş nasıl başladı?

19. yüzyılın ilk çeyreğinden Kurtuluş Savaşı dönemine dek irili ufaklı pek çok Kürt ayaklanması gerçekleşti ama bunlar genel olarak lokal ve feodal kaldı. Kürtlerin asıl politik isyanlarının başlıcaları 1921 Koçgiri isyanı,1925 Şeyh Sait isyanı ve 1926-1930 arasında süren Büyük Ağrı isyanlarıdır. Özellikle Hoybun örgütü liderliğindeki Ağrı isyanları öyle bir etkiye ulaştı ki, anılan yıllar arasında ayaklanmacı Kürtler, Ağrı’da “Ağrı Millî Hareketi” adını taşıyan de facto bir yönetimi bile yürütebilmeyi başarabildiler.
Tüm ayaklanmalar eninde sonunda büyük askeri operasyonlar neticesinde verilen çok ağır kayıplar, isyanların bastırılma sonrası gerçekleştirilen ve etkileri hâlâ devam eden geniş çaplı sürgün ve -özellikle Suriye Kürdistanı’na- iltica hareketleriyle sona erdi. Ancak Kürtler ve Kürt hareketi için hiçbir devlet operasyonunun etkisi, Dersim katliamı kadar sert ve mahvedici olmadı. Kimi kaynaklara göre 30 bin insanın öldüğü 1938 tarihli bu sindirme harekâtından sonra Kürtler, ta ki ‘60’lı yılların başına dek, neredeyse hiçbir hayatiyet belirtisi gösteremedi. 27 Mayıs anayasasının görece rahatlatıcı koşulları ekseninde millici Kürt aydınları, dar ekiplerle harekete geçtilerse de, bunlar kültürel çalışma sınırlarında kalmak zorunda kaldılar. Kovuşturmalara uğrayan, mahpus yatan bu Kürt aydınları, az sayıda ve daha “güvenli” konulara yönelmiş olsalar da, yaptıkları ve ödedikleri bedellerle Kürtlük şuurunun yeniden inşaası ve çekingen bir biçimde de olsa ilânı yolunda önemli ilk adımları atmış oldular.

Apocular

Kürt kalkışmasının asıl büyük sıçrayışı ise ‘60 sonları ve ‘70 başlarında Türkiye’de solun büyük yükselme döneminde soldan etkilenmiş fakat ulusal talepleri de olan Kürdistanlı gençlerin ve “eski tüfek” aydınların önce TİP içinde, sonra THKP-C gibi devrimci örgütler çizgisinde ve son olarak 12 Mart müdahalesinden sonra öz ulusal devrimci yapılarında örgütlenmeleriyle vuku buldu. Bu dönemde Güney Kürdistan’daki KDP’nin Kuzey Kürdistan seksiyonu olan TKDP etkin ve güçlüyse de, tıpkı Türkiye solundaki örgütler gibi sosyalizmin uluslararası kamplaşmalarına göre ayrışmış güçlü ya da zayıf Kürt solu örgütleri de bu bereketli ortamda boy verdi (PSK, KUK, Rızgarî, Kawa, UKO -sonra PKK olacak-).

Başta en zayıf yapılardan olan PKK’nin bu denli güçlenmesinde, PKK’nin özellikle KUK olmak üzere diğer Kürt ve Türkiye solu örgütlerine karşı ‘80, hatta ‘90 sonrasına da sarkan kararlı ve sert tasfiye hamlelerinin yanı sıra, Apocular diye bilinen bu hareketin devlete karşı savaşta da en kararlı örgüt olmasının mühim bir payı var. Darbe gerçekleşmeden güçlerini Suriye’ye çeken PKK, Diyarbakır zindanında PKK’li tutsaklar üzerinden tüm bir Kürt varoluşuna yönelmiş boğucu baskı siyasasında güçlenerek ve Kürt halkının önemli bir bölümünü arkasına alarak çıktı, 1984’te biriken gücünü açığa çıkaran örgüt, ünlü Eruh baskınıyla, devletim ve toplumun hiç beklemediği bir anda adını bir şok etkisiyle duyurdu ve savaşı günümüze dek kuvvet, destek ve “statü” kazanarak sürdürdü.

Savaş neden bitiyor? 

Düzenin 90 yıllık Kürt reddiyesinin üzerinden gelişen PKK ile devletin savaşı, bu işlerin sağı solu hiç belli olmasa da, henüz koşulları pek net olmayan bir uzlaşmayla biteceğe benziyor. Peki bunun nedeni ne? Yaşanan sürecin ilk sebebi elbette her iki tarafın da bu yıpratıcı savaştan dolayı yorulması ve ağır yaralar alması. İkinci ve belki de daha önemli sebep, dışarıdan kaynaklı etkiler ve devletin yeni döneme içkin yeni kaygıları. 30 sene sonunda “dört parçada bağımsız, birleşik, sosyalist Kürdistan” diye yola çıkan PKK’nin de, paradigmasını Kürtlerin topyekun inkârı üzerine kuran devlet aklının da perspektifleri ve fikirleri başkalaşıma uğradı. PKK, ‘90’ların başından itibaren Marksizme daha uzak, daha “liberal” ve daha pragmatik bir hareket hâlini aldı. Devlet de çok zorlanarak ve kerhen de olsa gayrı Türk kimliklerin kendini var etmesi ve siyasallaşmasına karşı daha ılımlılaşmaya başladı. Amerika ve Avrupa gibi büyük güçlerin artık savaşın “bir barış”la sona erdirilmesi yönündeki etkin telkinleri ve gerek Türk hükümetinin, gerekse de müttefiklerinin kapıdaki Suriye sorununa ilişkin muhtemel bir müdahaleyi planlayan tasavvurları neticesinde konjonktür gelip buraya dayandı.
İnsanı asıl düşündürense, PKK ve devletin mevcut resmi ideolojiyi ve devletlu ezberleri, Türk’ün yanına biraz da Kürt’ü alarak ve Müslümanlık yapışkanıyla iki unsuru birbirine tutturarak yeniden imâle yönelmiş gibi durması. Öcalan, PKK ve periferinin, Ermeni, Rum ve Yahudilere ilişkin söylemlerinden, Gülen’e selâm çakılmasından, BDP’nin zaman zaman su yüzüne çıkan diğer Müslüman etnik grupları önemsizleştiren lafzından, İslâm’ın birleştirici bir unsur diye dillendirmesinden ve hatta BDP’nin DHKP-C’yi gerçekleştiği bir eylem dolayısıyla “provokatör” diye suçlayıp, devleti göreve çağırmasından dolayı bile bazı sorular düşünen akla bir mıh gibi çakılabiliyor!

Radikal / Yeni Söz – 24.03.13/Beyoğlu