Barış, Jargon ve İdeoloji

Gerçek anlamda bir barış başlı başına bir düzen sorunudur. Bugün devam eden müzakere süreci ise, iki tarafın birbirini küçümser bir jargon kullanmaya devam ededururken yaptıkları karşılıklı tavizler sonucu gerçekleşmesi öngörülen bir uzlaşma denemesidir

Soldan PKK ’yi sağlıklı bir biçimde yorumlayabilmenin önündeki müzmin engeller, üç kategoride değerlendirilebilir: Birincisi, Türkiye solunun ulusal sorunlara bakışındaki erken dönem hastalıklarının hafif ya da şiddetle süren kalıtımsal semptomları. İkincisi, PKK’nin ezelden beridir kendine yönelik eleştirilere karşı tahammülsüz, fiili reaksiyoner ve ezbere saldırgan olması. Üçüncüsü, solun bir kümesinin PKK’yle eleştirisiz müttefik, bir kısmının ara sıra yaşanan gerginlikler dışında neredeyse ilişkisiz olması.
Kürt sorununu zamanında kavrama konusunda Türkiye solunun uzunca bir süre isteksiz ve epey geç kalmış olması, solun karnesine yazılacak kırık notken, PKK’nin ortaya çıkmasından kısa bir süre sonra kendisi dışındaki tüm Kürt ve Türkiye sol örgütlerine Kürdistan’ı resmen yasaklaması ve bu tavra itiraz edenlere mütemadiyen şiddet uygulaması da, Kürt ulusal hareketinin kanıksanmış tatsızlığı. Bu açıdan bakıldığında, Apocuların başlangıçta Türkiye solunun neredeyse tümünde düşmanca tabirlerle tahlil edilmesi de -“Kürdistan’ın MHP ’si” vs.- solun çocukluk hastalıklarının lafza sirayetinin yanı sıra PKK’nin de tekelci, düşmanca ve kibirli retoriği ve eyleminin de getirisi olduğunu belirtmek gerek.

PKK’nin, genel sol nezdinde zamanla kabul ve öyle veya böyle hürmet görmesi ise PKK’nin sola yaklaşımındaki -pek de gerçekleşmeyen- değişikliklerle ilgili değil, ulusal hareketin kendini büyük bir örgütlü güç olarak parlatması ve Batı’da kendi özgücüyle var olmaya mecali kalmayan birçok sol örgüte güdümlü bir enerji pompalamasıyla ilişkili. Bu genelde âni ve çarpık evrimin neticesidir ki, ne PKK’ye yaklaşan fraksiyonların ne de ulusal hareketle mesafeyi koruyan yapıların kritikleri tam olarak dört başı mamur bir rotaya oturabildi.
PKK’nin bağlaşıkları bir yana, PKK’yle mesafeli olan solun PKK’yi tahlili ve ondan beklentilerindeki en temel sorunsal, Kürt ulusal hareketinin temelinde soldan etkilenmiş olmakla birlikte önemli oranda milliyetçileşmiş olması gerçekliği. Yani PKK’yi cepheden eleştiren devrimci sol, Marksist yöntembilime göre kurduğu iç mantıkla PKK’den olduğundan çok daha fazla şey bekliyor. Yani Marksist-Leninist olmayan bir örgütten, “kullan at” olmayan tutarlı bir strateji/taktik ve pragmatizmden azade güçlü sol hassasiyetler beklemek… Öyle bir PKK yok ve olmayacak.

Değişmeyen Öcalan

Devrimci solun düpedüz milliyetçi olan ve büyük ölçüde plebyen bir tabana sahip bir hareketten iyi niyetle yahut hiddetle beklediklerinin karşılıksızlığı, bizzat Öcalan’ın “tutanaklar”daki ifadeleri ve üslubundaki şifreli. Öcalan’ın müsebbibi olmakla övündüğü şeylere baktığımız vakit, orada “sol”u göremeyeceğimiz aşikâr. Kürt ulusal hareketi önderliği Öcalan, zabıtları ortaya çıkan görüşmede, “meşrutî monarşi” anlamına gelen “Tayyip beyin başkanlığı”na destek verebileceklerini söylüyor. Burada bitmiyor elbet, Öcalan, “on yıldır AKP ’yi ayakta tutmuş”, “darbeyi önleyip, MİT’i kurtarmış”, “AKP’ye iktidarı altın tepside sunmuş” vesaire. Tüm bu akıp giden konuşmayı PKK liderinin yaptığını bilmesek, konuşanın “ezilen bir halkın ilerici önderliği” değil de “iyi bir burjuva diplomat” olduğunu düşüneceğiz. Baştan sona süren megalomani ve diğer unsurlar bir yana, Öcalan’ın Türkiye solunu “bir dikili ağacı olmamakla” itham edip küçümsemesi ve solu yıllardır ayakta tuttuğu iddialarını sürdürüyor olması da ayrıca bir kenara not edilmeli.

Anlaşma anlaşma mıdır?

Bir yandan müzakereler, bir yandan operasyonlar sürerken, binlerce ölüm gibi bir ağırlığı olan bir meseleyi, tüm bu toz dumanda “barış” üzerinden tartışabilmek güç. Apolitik ve arabesk olan “analar ağlamasın” söylemi ekseninde tahlillere girişmekse hem anlamsız hem de AKP açısından bakıldığında tutarsız. Keza aynı AKP, Suriye’deki muhaliflerin savaşını meşru görüyor ve tüm gücüyle bu gruplara destek veriyor. Yoksa Suriye’de her iki taraftan ölenler mi insan değil, yahut ölümlerin ardından ağlayanlar mı ana, baba, kardeş, eş değil? Dünyada hemen her insanın kendine göre kutsiyet atfettiği bir savaş var ve tüm bu “ulvi” savaşlarda -çok önemli bir bölümü masum- insanlar ve günahsız diğer canlılar ölüyor ve kaçınılmaz olarak analar ağlıyor. Yani sırf analar ağlamasın diye PKK’ye silah bırakmasını öneremezsiniz, keza eğer hiçbir ana ağlamayacaksa, dünyadaki tüm silahlar ve düşmanlıklar, nefret dürtüleri yok edilmeli, ulusal ve sınıfsal çelişkiler aşılmalı ve devletler ve sınırlar ortadan kaldırılmalı.
Öyleyse gerçek anlamda bir barış başlı başına bir düzen sorunudur. Bugün devam eden müzakere süreci ise, iki tarafın birbirini küçümser bir jargon kullanmaya devam ededururken yaptıkları karşılıklı tavizler sonucu gerçekleşmesi öngörülen bir uzlaşma denemesidir. Burada tavizin daha fazlasını verecek olansa elbette ki daha zayıf olan taraftır. Zaten PKK’nin taleplerindeki gerilemeler 90’ların başından bu yana sürdü, “üniter devlet içinde kültürel ve kısıtlı siyasal haklar”a gelip dayandı. PKK, “eşit yurttaşlık”, “kurucu unsur” olma gibi taleplerle ve ille de diğer Türkiye halklarını “Balkanlardan, Kafkaslardan gelenler”, “birkaç yüz bin kişilik asimile olmuş topluluklar” gibi argümanlarla küçümseyip yok sayarak, Kürtleri “tek” olana “küçük kardeş” olarak açıkça konumlandırma derdinde. PKK ve devlet uzlaşır ya da devlet, Kürt ulusal hareketini bir şekilde tasfiye edebilir yahut yaşanacak hayal kırıklıkları neticesinde savaş daha da yakıcılaşabilir. Bunları şimdiden bilemeyiz. Bildiğimiz şey, temeldeki adalet ve eşitlik sorunu çözülmedikçe gerçek bir barışın gelmeyeceği ve bugünkü PKK şiddeti biterse, yerine var olan diğer düzen kaynaklı sosyal meseleler neticesinde daha farklı şiddetlerin gelişeceği. Netice olarak da şunu söyleyelim: Uzlaşma ihtimali olan PKK’ye “uzlaşma!” demek solun işi değil. Ha, Kürt halkı ve devletin barışmasına gelince… Erkle mazlum arasındaki kavgada hakemlik bize ne düşer ne de yakışır!

Radikal Yeni Söz – 05.03.2013/Okmeydanı