Balkonların Maradona’sı

Kürt hareketi ayrı bir mücadele çizgisidir, devrimci hareket, sol hareket ayrı. Kürt hareketiyle M-L’lerin çıkarlarının her zaman ve her şartta kesişeceği gibi sabit bi kural da yok. Kesişim çizgilerinin uzaklaşması da PKK’nin sosyalizmden, Marksizm’den uzaklaşma hızıyla doğru orantılı olacaktır.

Bugün “yine” seçim var. Bu seçim, ilk kez devlet başkanını halkın seçecek olmasından hareketle ülke tarihi için bir öneme haiz olmasına karşın toplumda öyle pek gözlemlenebilir bir heyecan yaratmış gibi durmuyor. Yani daha beş ay önceki yerel seçimlerin atmosferinin tam tersi bir durum söz konusu.

Bu heyecansızlığın en önemli belirleyeni ise toplumda “Erdoğan’ın ilk turda kesin seçileceği” yönünde güçlü bir algının oluşmuş olması kuşkusuz. Aslında seçime doğru gidilirken çoğunluğun fikri sanki Erdoğan’ın ikinci tura kalacağı yönündeydi. AKP’nin temel tabanı ve yerel/genel seçimlerde “kazanabildiği azami seçmen” hesaba katıldığında bu yerinde bir çıkarımdı. Hatta olası bir “AKP-Kürt hareketi eşgüdümü” söylentilerini güçlendiren de doğrudan “ufuktaki” bu ihtimaldi. Fakat CHP-MHP’nin üzerinde uzlaştığı ve ittifaklarına birçok küçük partinin de desteğini kazandığı düşük profilli “çatı adayı”nın ortaya çıkışı halkın geniş kesimlerini rahat bir Erdoğan zaferine ikna etmiş gibi görünüyor.

İnsanlarda en azından benim gözlemleyebildiğim bu kanıksama hâli bir yana, daha önceki birçok seçimde “nokta atışı” yapmış ve “ciddiyeti kabul edilen” anket şirketleri de Erdoğan’ın ilk turda % 50 eşiğini rahatça aşacağını gösteriyor. Beklenti Erdoğan’ın anayasa referandumunda yakaladığı en yüksek oy oranına doğru tırmanacağı yönünde. Üstelik o seçimde Kürdistan merkezli etkili bir boykot hareketi de vardı ve bu, seçime katılım yüzdesinde mühim bir düşüşe sebebiyet vemişti. Bu seçimde öyle bir durum da yok -bazı devrimci ve sol yapıların sandığa gitmeme iradesi koymalarının seçmen üzerinde güçlü bir etki yaratamayacağını biliyoruz.

Yine de gerek yaz ayında olmamızın, gerekse de düzen içi muhalefet odaklarının genel olarak seçimden umutsuz ve  adaylarına karşı da azımsanamayacak oranda isteksiz olmalarının seçime katılımda göze batabilecek bir düşüş sağlayabileceği de unutulmamalı.

Tüm bu çıkarsamalar alt alta koyulduğunda bu seçime az çok heyecan katan ögenin HDP’nin güçlü ve popüler bir aday çıkarması olduğu rahatlıkla söylenebilir. Demirtaş’ın oylarının % 10′a yaklaşacağı ya da % 10′u biraz aşabileceği çeşitli çevreler tarafından dillendiriliyor. Bu, Kürt hareketi ve yakın müttefiklerinin bugüne dek aldığı en yüksek oy olan % 6 küsür dilimlik rekoru alt üst etmesi anlamına geliyor. Bu da Kürt ulusal kurtuluş hareketi için şüphesiz politik ve psikolojik anlamda büyük mânâlara gelen bir durum.

Sol, bu seçimde de, yine her seçimde olduğu gibi doğal olarak ayrıştı. Solun ikiye -hatta üçe; TSİP ve DHP’nin İhsanoğlu’ndan yana tavrı- bölündüğü seçimler, önceki seçimlere nazaran sol içi tartışmalar babında daha tantanasız ve gerilimsiz geçecek gibiydi ama bir anda HDP-Cephe kavgası patlayıverdi. Öyle ki ülkenin sol siyaset tarihinin en büyük ve “en çok ilgi çeken” sol içi çatışmalarından biri ortaya çıkmış oldu. Neyse ki olaylar durulmuş gibi görünüyor fakat tartışmalar ve karşılıklı birbirini suçlamalar sürmekte -yazıyla ilgisi olmadığı için kim haklı, kim haksız meselesini çok deşmeyeceğiz ama bize göre iki tarafın da mevzu üzerinde suçu vardır. “Kimin daha çok suçlu” olduğuysa olayın seyri boyunca hem karmaşıklaşmış, hem de önemsizleşmiştir. Uzatmayacağız, nokta.

HDP’nin adayını desteklemeyen sol örgütlerin ciddi bir bölümü sol içindeki “önemli” hareketler, -bunlardan bir ikisi “hacimli” de sayılabilir-: Cephe, DHF, Partizan, SİP/TKP kanatları, boykot tavrı olmayan ama hiçbir adayı da desteklemeyen Halkevleri, ÖDP -sonuncusunda işler biraz karışmış gibi görünüyor. Bu örgütler dışında daha “küçük” bir dizi yapı daha var. HDP’ye destek atanlarsa EMEP dışında -Alınteri, Köz, Çağrı, Barikat gibi- görece daha zayıf yapılar (*). Ancak bizzat HDP’nin kendisi zaten dışındaki soldan katbekat daha nicelikli bir yapılanma. Bu bağlamda HDP’nin solun bir kısmının uyguladığı “boykot” ya da sandığa gitmeme tavrından çok fazla etkilenmesi de beklenemez.

AKP’nin yeni bir zafere hazırlandığı bu seçim konjonktüründe, birinci -ve ikinci- parti olma şansı bulunmayan HDP -bu seçimde belediye ya da sandalye de kazanılamıyor-, büyük laflarla seçime solun katılımını bir “turnusol” olarak kodluyor. Hatta söz konusu parti taraftarlarının HDP’yi Çarlık Rusyası’ndaki Bolşeviklerle eş tutarak, seçimleri tanımama tavrının ne kadar da yanlış olduğu üzerine bir söylem geliştirdiklerini de biliyoruz. Hâlbuki, Bolşeviklerle mukayese edilen partinin “sosyalist”, “komünist” diye yasal partilerin kurulabildiği bir demde “sosyalizm”, “sınıf” vs. gibi kavramları ağzına almaktan imtina ettiği de aşikâr.

Hatta sağda solda, HDP’li “fenomen” yazarların, oy vermemenin nasıl AKP’ye yarayacağını “formüle” ettiğini de izleyebiliyoruz. Oysa bu klasik CHP’li formülasyonudur.

Seçim ve solun tavrı üzerinden yazıyı sürdürelim.

Boykot;

“Seçimlerle bir şey değişecek olsaydı, yasaklanırdı” sözünün çok aşırı bir savunu olduğunu düşünenlerdenim. “Boykot” denilen şey her zaman, her yerde en büyük devrimci tavır diye okunabilecek bir tavır değil. Yani “oy vermiyorum o hâlde devrimciyim!” diye bir kolay çıkış namevcut. Oluruna, olmazına bakmadan bütün seçimlerde bir boykot tavrına alışmak hayli gereksiz bir ortodoksi gibi duruyor. Kaldı ki, objektif bir bakışla baktığımızda şu an Türkiye’deki hiçbir örgüt seçimleri boykot ediyor da sayılmaz.

Zira “boykot” denilen şey büyük politik anlamlara haiz bir durum, bir eylemsellik, aktiflik ve yığınları o hedefe örgütlemeyi şifreleyen bir tercih. Özetle boykot = sandık yakmaktır, seçime katılım oranında dramatik düşüşler sağlamaktır.

Düzenin meşruiyetini sorgulatacak, onun krizini büyütecek, onu panikletecek olan yegane şey de budur.

Bu yüzden etkileri ve etkileyebildikleri toplam göz önünde tutulduğunda “ben sandık mandık tanımam!” diyen örgütlerin de yaptıkları işi çok parlatıp, çok abartmaları doğru bir duruş olmayacaktır. Aksi, HDP’nin abartma durumunun aynısına ters cepheden düşmek sayılır.

Kürt hareketinin cumhurbaşkanlığı seçimi gündemine bu kadar asılması ise, kendi politik gündemi, süreci ve anlam dünyası açısından gayet anlaşılabilir. Seçimde alınacak olası bir “kendi maksimum potansiyelinden yüksek oy oranı” onun siyaset yapma alanını da genişletecektir, içinde bulunduğu “çözüm dilimi”nde elini güçlendirecektir. Sosyalistler bunun için Kürt ulusal kurtuluş hareketini suçlayabilirler mi? Gayet tabii eleştirebilirler fakat hayır, suçlayamazlar. Suçlarlarsa da “sizin bir ulusal kurtuluş hareketinden beklentiniz nedir?” diye bir soru belirir.

Söz konusu olan eninde sonunda milli bir harekettir, Marksist-Leninist bir savaş örgütü değil. O hâlde Kürt hareketinin bu seçimi bu şekilde önemsemesinde garipsenecek bir şey yok, cumhurbaşkanlığını alamayacaklarını herhalde bizim kadar onlar da iyi biliyorlardır zaten.

 

Burada sorun bana göre HDP içinde örgütlenen solda. “Marksistim”, “komünistim”, “devrimciyim” diyen bazı solcuların üstelik cumhurbaşkanlığı gibi ceberut devletin en sembolik ve aynı zamanda en işe yaramaz makamı için yapılan seçimlerle ilgili, üstüne üstlük kazanma şansı sıfırın altında seyrederken bu kadar çok kendinden geçmeleri. Sosyalist solun bir bölüğünün Demirtaş’a desteğinin salt bir “destek atma” biçiminde değil de tam anlamıyla bir holiganizm şeklinde işlendiğini görüyoruz -HDP’yi destekleyen solda her şeyi poplaştırma eğilimi zaten gayet güçlü-. Yetmiyor, Demirtaş’ı desteklememenin şovenizmle, Kürt düşmanlığıyla, bilmem neyle eşdeğer tutulduğunu da çeşitli yazılardan, yorumlardan, açıklamalardan takip edebilmekteyiz…

Şimdiye kadar söylediklerimden anlaşılabildi mi bilmiyorum ama altını çizerek belirteyim, solun bir kısmının Demirtaş’ı desteklemesinin ideolojik bir suç olduğunu var saymıyorum, desteklenebilir elbet ama buradaki ifratı, fanatizmi sosyalistliğin içinde koyacak bir yer bulabilmemiz oldukça zor olacaktır.

Bu tavrı yerleştirebileceğimiz duruş “enternasyonalizm” değil, hayır.

Kürt hareketi ayrı bir mücadele çizgisidir, devrimci hareket, sol hareket ayrı. Kürt hareketiyle M-L’lerin çıkarlarının her zaman ve her şartta kesişeceği gibi sabit bi kural da yok. Kesişim çizgilerinin uzaklaşması da PKK’nin sosyalizmden, Marksizm’den uzaklaşma hızıyla doğru orantılı olacaktır. Böylece eşya ve onun tabiatı denklemi gereği, sadece “çıkar”lar değil gündemler de büyük ölçüde ayrışmaya başlayacaktır (**). Tabii burada “çıkar”dan ne anladığımız önemli, bu kelimeden solun anladığı ikbal, makâm, mevki, meclis, koltuk, sandalye, gazetede bir köşe, belediyede bir iş, bir vekile danışmanlık ve sair ise solun “çıkar”dan anladığı şey üzerinden de kendi içinde derin bir kopuşma gerçekleşmiş demektir.

Velhasıl-ı kelâm,

Bu bahsi de -yani yazıyı- artık kapatma vakti gelmiştir.

Suç işlemeyi hobi hâline getirmiş bir despotun bir balkon konuşmasını daha  kaldırmaya gücümüz kalmasa da bu gece bir kez daha “bunlaarrr”, “bunlaarrr” diye kulaklarımız çınlayacak gibi. Zaten “geleneksel faşizm” diyebileceğimiz çizginin ya da oturmuş söylemle statükonun temsilcisi Ekmeleddin amca bir kıyamet alameti olarak seçimi kazansa da yine bize göre bir şey yok. Ne yazık ki “bizim” Demirtaş’ın da kazanma şansı bulunmuyor, zaten seçilebilse de neye ne kadar etkisi olabilir, neyi ne kadar değiştirebilir, o da ayrı bir tartışma başlığı.

Bir önemi yok ama âdettendir, söylemeden olmaz; ben öyle büyük laflar da etmeden, tavrımı allayıp, pullamadan, sandığa gitmiyorum. Çünkü içi oy pusulalı zarfların içine atıldığı sandığın deliğinden içeri bakınca bir ışık huzmesi fark edememekteyim.

Ve son söz olarak diyorum ki;

Kafamızı ve enerjimizi sokağa, devrime -”devrim” deyince bile irrite olanlar var artık değil mi?- değil de seçimlere, sandıklara, oy pusulalarına yormaya devam ettikçe biz… düşmanın daha bir çok ezici, moral bozucu, gurur kırıcı zaferini görmeyi de; nice nice tahammül edilemez balkon konuşmasını dinlemeyi de…

istemeye istemeye sürdürülen bir gelenek hâline getiririz.

Görüşmek üzere.

 

Dipnotlar:

(*) Solun seçim tavrı ayrışması için şu derlemeye göz atabilirsiniz: Sol ve Kürt Partileri Cumhurbaşkanlığı Seçimi için Nasıl Tavır Alıyorlar?

(*) Bu, Kürt hareketiyle, solun “düşman” olacağı anlamına gelmiyor. Gündem ve mücadelede çizgi ayrışmasından söz ediyoruz. Ezilen ulusun kurtuluş hareketi her zaman dost ve müttefiktir -daha doğrusu öyle olmalıdır-. Burada solun ezilen ulusun kurtuluş savaşının kendine özgülüklerini kabul etmesidir elzem olan. 

http://www.sendika.org

Sendika.Org – 10.08.14/Esenyurt