Ayaklanma, Gezi ve Sınıf Üzerine Bir Tartışma

Türkiye, bir “ihtimali sıfır”la, yani bir ayaklanmayla dünya gündemini alt üst etti ve yaşananların güçlü psikolojik etkisi hâlâ tüm muhatapları üzerinde sürüyor. Olimpiyatları ve oradan yenilecek nice zehirli ekmeği yitiren devlet, kabahati “Geziciler”e atıyor -”kıçınıza kına yakın!” buyurmuşlardır-, ben bu satırları yazarken Tuzluçayır’da ve Gazi’de bir savaş sürüyor.

Türkiye’de Ayaklanmalar Üzerine Kısa Bir Giriş

Kürt kalkışmalarını bir kenara bırakacak olursak Cumhuriyet Türkiye’sinin tarihi ayaklanmalar açısından pek de “renkli” sayılmaz. “Ayaklanma” denilince benim aklıma çizdiğimiz çerçevede yalnızca 15-16 Haziran işçi ayaklanması (1970), Gazi ayaklanması (1995) ve 1 Mayıs 1996 ayaklanması geliyor. Bunlardan ilk ikisi birkaç gün sürdü, sonuncusunun süresiyse bir gün bile değildi.

15-16 Haziran işçi ayaklanması İstanbul ve İzmit sathında yayıldı, diğer bazı büyük şehirlerde de küçük çaplı olaylar gerçekleşti ve üç işçi, bir esnaf, bir polisin ölümüyle sonuçlanan isyan 60 günlük bir sıkıyönetime sebebiyet verdi. Ayaklanma sonrasındaki grevlere yapılan saldırılarda da iki işçi daha hayatını kaybetmişti.

Bir kontrgerilla saldırısının yarattığı öfke sonucu gerçekleşen Gazi ayaklanması, 12 Mart 1995′te başladı ve ayaklanma sebebiyle Gazi, Esentepe ve Zübeyde Hanım mahallelerinde sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Ancak hem olaylar 16 Mart gününe dek sürdü hem de farklı semtlere sıçradı, burada Ümraniye, Gazi’den sonra en sert çatışmalara sahne olan bölge olarak öne çıktı. Ayrıca Ankara Kızılay’daki protestolarda çıkan yoğun çatışmalarda da çok sayıda insan yaralandı. Ayaklanma sırasında Gazi ve Ümraniye’de polis şiddeti neticesinde on dokuz kişi yaşamını yitirecek, devrimci Hasan Ocak da gözaltında kaybedilecektir.

Tam anlamıyla “kendiliğinden bir feveran” olarak nitelenebilecek olan 1 Mayıs 1996 ayaklanması ise polisin alana girme hazırlığındaki kalabalığı makineli tüfeklerle taraması sonucu başlar. Olaylar sırasında üç işçi, daha sonra da bir işçi hastanede işkence sonucu ölür.

15-16 Haziran‘ın karakter kodu işçi sınıfıdır, DİSK’in yeni gerici sendikal düzenlemelere karşı çağrısıyla başlasa da onu aşmış ve zembereğinden boşalmış bir tepkiyle otoriteye karşı bir yaygın kalkışmaya dönüşmüştür. ’95 Gazi Ayaklanması, haklı olarak Alevi isyanıyla özdeşletirilse de -bu bakımdan aynı zamanda en azından Madımak’tan beri demlenen bir öfkenin de patlama anıdır- Türkiye devrimci hareketi ve Kürt yurtsever hareketinin metropol varoşlarındaki tabanını harekete geçirmesiyle, teslim etmek gerekir ki bir “ortaklaşmış isyan” olarak da okunmalıdır. Kaldı ki Gazi’de kitle büyük ölçüde kendiliğinden sokağa dökülse de, bir iki örgütün halka kumandanlık edebildiği de bu olay özelinde aşikardır. Ve Gazi kısa süreli bir “komün hayatı”nı ortaya çıkarmış olmasıyla da ayırt edilmelidir.

’96 1 Mayısı ise bir açıdan Gazi’nin bir tür artçısıdır ve diğerlerine göre daha bariz biçimde spontane ve reaksiyoner bir kalkışmadır. Kadıköy’de kapitalizmi simgeleyen hemen her şeyi yerle bir eden ve zaman zaman biriktirdiği nefretin anlık bir yansıması olarak dokunulmaması gereken hedeflere de yönelen bu şiddet gösterisinin özneleri çoğunlukla devrimci örgütlere taraftar olsalar da olayların gelişimi örgütlerin denetiminden de yer yer çıkabilmiştir. ’96 1 Mayıs ayaklanmasının temel belirleyeni, onun sayesinde, kentin itilmiş mahallelerinde, özellikle de tekstil atölyelerinde güvencesiz çalışan genç işçilerin nefretle dolu gürültüsünü tüm ülkenin “dehşet içinde” izleyebilmiş olmasıdır zannımca.

Her üç ayaklanma için son olarak öyle veya böyle bir “kendiliğindenliğin” ortak nokta olduğu söylenebilir.

Peki ya Gezi?

İnsan hak ve özgürlüklerine riayet açısından 179 ülke içinde 154. sırada kendine yer bulabilen ve ekonomide adalet olmaksızın kalkınma trendinin biteviye yükseldiği, açıkça zenginin cebinin daha bir şenlenip, yoksulunsa daha bir köleleştiği, fukaralığın istatistiklerdeki yüzdelik diliminin her geçen gün arttığı bir ülkede isyan, beklenmesi gereken bir olasılıktır.

Zira yoksullar, malum sert bir hayatın içinde her şeyi ince görerek yaşayabilme sanatını sürdürmek zorunda kalmış insanlardır. Kınanamayacak yollardan az çok iyi bir hayatı kazanabilme ihtimali olan küçük bir azınlığı dışta tutarak söylersek tanrı yoksullara yalnızca dört opsiyonlu bir ömür sunar: Tamah, yozlaşma, intihar ya da isyan.

Fakat Türkiye ilginç bir ülkedir, burada yoksulların isyan dışındaki üç ihtimale yönelmeleri kanıksanmış bir gerçektir, onların korku ve tevekkül içindeki psikolojileri ve müesses nizam sevgileri de. Hem bu yüzden, hem iktidarın zirvedeki gücü, hem de solun zayıflığından Türkiye’de yetmiş yedi ile yayılabilecek denli daha önce benzeri görülmemiş topyekun bir isyan, üstelik hiç akla gelmeyecek bir şey üzerinden sanırım hiçbirimiz tarafından beklenmiyordu.

Ne ki ülkede dört milyon insan alanlara dolabildi (1). Doğanın rant sunaklarına kurban edilmesine karşı çıkan az sayıdaki çevrecinin pasif direnişine yapılan ve ekranları başında olup, biteni insanlığından utanarak izleyen milyonları öfkelendiren rezil müdahale haftalarca sürecek yaygın ve şiddetli bir isyanın fitilini ateşledi. Türkiye, bir “ihtimali sıfır”la, yani bir ayaklanmayla dünya gündemini alt üst etti ve yaşananların güçlü psikolojik etkisi hâlâ tüm muhatapları üzerinde sürüyor. Olimpiyatları ve oradan yenilecek nice zehirli ekmeği yitiren devlet, kabahati “Geziciler”e atıyor -”kıçınıza kına yakın!” buyurmuşlardır-, ben bu satırları yazarken Tuzluçayır’da ve Gazi’de bir savaş sürüyor. Dün ODTÜ, bir iki hafta önce Antakya-Armutlu alev alevdi. Yaşanan her çatışma, iki farklı okumalı bir beklentiyi karşıt iki algıda yaratıyor: “Yine aynı şeyler olacak” korkusu ve umudu…

Hrant’la, Hopa’yla, Roboski’yle, 1 Mayıs’la ve her kesimin kendi “kırmızı çizgisi”nin aşılmasıyla demlenen, gerçek ölü sayısının 177 olduğu söylenen Reyhanlı katliamıyla bilenen -sorumluluğun Acilcilere atılması ciddiyetsizliği de unutulmadı!- ve yine de “üç beş ağaç meselesi” denen bir mevzuyla patlayan isyan, hesaplarını sordu ve sorulacak yeni hesapları halkın göğüs kafesinde biriktirip, Eylül’e karıştı.

“Elitlerin İsyanı” Söylemi

“Elitlerin isyanı” yakıştırması ciddiyetsiz ve bazı açılardan art niyetli olsa da epey tartışıldı ve bir ölçüde kabul gördü gibi. Elit ne demektir? Seçkin… Burada kullanılan “seçkinler” ifadesi “kavganın seçkin erleri” anlamında kullanmadığına göre ortada bir hesap yoksa eğer sınıf algısındaki sakatlıktan ve günü, olayı ve olguyu okuyamamaktan kaynaklanıyor.

Evet, alanlara “cumhuriyet değerleri”ne kıskançlıkla bağlı olma babında bir kısmı hiç de demokrat olmayan bir çeşit “seçkinci” grup da doluşmuştur, fakat isyanın belirleyeni de bunlar değil. Kaldı ki buradaki “elit” vurgusu siyasal yönelimden ziyade, sınıfsal açılımlarla -”orta sınıf” vesaire- dillendiriliyor. Yani yaşadığımız bir çeşit “cumhuriyetçi orta sınıf” isyanı imiş. Hadi canım sen de!

Eylemlerde işçi sınıfı olmadığına dair açıklamalarla solun bir kesiminden de bu algıya kan pompalandı üstelik, not edelim. Yani sokaklarda milyonlar savaşıyor ama işçi sınıfı yok! Nasıl yok? Siz eylemlerde maaşı beş bin lira olan kaç kişi gördünüz? Kaç kişi cipini garajına park edip, rezidansından çıkıp, maskesini takıp, eline taşını alarak, barikat başlarında nöbet tuttu?

İşçi sınıfından, onun kavgaya katılmasından anlaşılan ne? Yalnızca diğerlerine göre fena sayılmayacak bir maaşa sahip olan sendikalı, güvenceli sanayi proletaryası mı? Her şey yolunda gidiyorken dahi bir genel grev örgütleyemeyen basiretsiz ve direnişçileri polis saldırınca yalnız bırakan sendikaların günahı neden sınıfın boynuna atılıyor ve “sınıf yok” deniliyor?
Gezi’de sınıf tüm canlılığıyla vardır. Evet sendikalar acınacak derecede zayıf bir katılım ve görünürlük (2) sunmuşlardır ama sınıf oradaydı. Zira orada hükümetçe “marjinaller/çapulcular” (3) diye kodlanmış halk vardı. Yani işçi sınıfının görünürlüğünden anlaşılan ayaklanmaya katılan işçilerin “selamünaleyküm biz proletaryayız, tanıştıralım bu da bizim öncümüz Türkiye Devrimci Komünist İşçi Köylü Partisi/Cephesi” demesi miydi?! Eylemlerin büyük ölçüde örgütsüzlüğü, kendiliğindenliği ve başka bazı sorunlu yönleri ayrıca tartışılabilir ama bu farklı bir konu.

Akaretler’deki tencere tava eylemlerine konsantre olup, isyana büyüteçle bakarak “sınıf tahlili” yapanların Gazi’yi, Dikmen’i, Armutlu’yu, Okmeydanı’nı, çoğunluğu güvencesiz olan işçilerin muazzam gümbürtüsünü görmeleri beklenemez. Dolayısıyla bu durumda olanların neo-liberalizmin yeni zamanlarında değişen sınıf yapısını kavramalarını ummak da safdillik olacaktır.

“Gezi direnişi” muhakkak ki bir sınıf ayaklanması değil, fakat onun ana kirişi yine de güvencesiz işçi yığınlarıdır. Ancak, tıpkı ’96 1 Mayısından sonra “bir dahaki 1 Mayıs’a yalnızca işçiler katılacak” diyenler (4) gibi sınıf tanımlamasında sınıfta kalanlar bunu anlayamamayı sürdürecekler.

Yazıyı bu tip bir bakış açısına sahip olanlara bir soru sorarak bitirelim isterseniz, ayaklanmada katledilen gençlerin hangisi “beyaz yakalı”ydı?

 

 

(1) Bu kitlenin hepsi seçimde aynı partiye oy verse ve bütün seçmenler seçime katılsa destekledikleri parti % 8 oy alıyor ve dünyanın açık ara en yüksek seçim barajına sahip ülkesinde meclise temsilci gönderemiyor -eğer bağımsız girmezse-. Ha, biz elbette ki direnişi seçim süreci ve ittifak zeminleri üzerinden değerlendirmeyeceğiz. “Gezi” sokaktır ve çeşitli araçlarla bulanıklaştırılmaya ya da “sevimlileştirilmeye” çalışılsa da militan bir eyleyiştir.

(2) İsyandan kısa bir süre önce devrimci hareketin mesleki örgütlenmelerine yapılan kapsamlı operasyonlar ve kitlesel tutuklama saldırısı burada göz önünde tutulmalı. Yanlış anlaşılmasın, “devletin kehaneti vardı” anlamında demiyorum, harekete böyle bir darbe vurulmasa sendika ve diğer meslek örgütlerinin ayaklanmadaki rolünün değişebilirliğine dikkat çekme isteğindeyim.

(3) Yığınlara, halkın ta kendisine “marjinal” diyerek neliği bilinen bir tanımda çığır açan Başbakan’ın kendisinin süreçten uluslararası kamuoyu nezdinde “marjinal” olarak çıktığı açık. Tabii burada “marjinal” vurgusunda bu direnişi eyleyenlerin eylemindeki şiddet içeriğine göndermeli bir tını da yok değil. Ancak, memlekette solun var oluşunda şiddetin dozunun artışı her zaman onun kitleyle bağlarını daha çok güçlendirebildiği, az çok bir yerde çoğalabildiği dönemlerle paralel olmuştur, “marjinalleştiği” süreçlerle değil, bunun altını çizip, dikkatinize sunuyorum.

(4) Dönemin DİSK yöneticisi Rıdvan Budak’ın sözleri. Yani ayaklanan güvencesiz işçiler işçi değil.
Proletaryayı sanayi işçisinden ya da güvenceli çalışandan ibaret gören düz mantık. Bu yöne yakınlıkları olan, varoşlardaki prekaryaya topluca “plebyen” etiketi yapıştıran Marksistler de vardır.

Spot haber vs. dergisi, sayı 7, Kasım-Aralık ’13

08.09.13

 

bu yazı fraksiyon.org’ta da yayımlandı.