Askerlik Nasıldı?

Bölükteki uzun dönem askerlerin hepsi çeşitli adlî suçlardan yatmış çıkmış sabıkalı tiplerdi. Silâh kaçakçısından, torbacısına, adam yaralayanından, adlî vukuatlı ülkücülerine kadar Allah ne verdiyse oraya toplanmıştı. Bölükte her gün bir vukuat yaşanıyor, biraz olsun nefes almamızı sağlayan kıytırık çarşı izinlerimiz dahi biteviye kilitleniyordu.

Mâlum, Türk hukukunda “vatandaşları askerlikten soğutma” başlığı altında toplanan “suç”ları kapsayan bir yasa var. Bu yasal düzenleme marifetiyle de hapishânelere atılmış pek çok vicdanî retçi, zorunlu askerlik karşıtı ya da anti-militarist. Tamamen vicdan ve fikrî yönelimler, tercihlerle ilgili olan bu sebepten dolayı, içeride insanların yatıyor olması son derece trajik. Ancak, bu trajik durum bir kenarda duruversin, işin bir de gerçekten trajikomik bir noktası da mevcut. O nokta, Türkiye’de insanları askerlikten en çok soğutan şeyin bizzat TSK’nın kendisi olması!..

12 Aralık günü başlayan kısa dönem askerlik maceram, 23 Mayıs günü nihâyet sona erdi. Yirmi altı günlük acemîlik sürecini eğer saymazsak, genel olarak çok rahat bir askerlik yapmış olmama karşın, bu beş ay beş günlük esir alınmış zaman diliminin bana hiçbir şey kazandırmadığını açık şekilde söyleyebilirim. Bana bir şey kazandırmayan, tersine orada biraz daha durmak zorunda olsam, benden çok şey götürebilme potansiyeline sahip olan bu tam teslimiyet evresi başkalarına ne kazandırdı onu da bilmiyorum. Devlet, Başbakan, Cumhurbaşkanı, Genelkurmay Başkanı, TSK ve millete benim yaptığım askerliğin ne yararı oldu? Elime tutuşturdukları baş belâsı silâhın, aldığım harp eğitiminin, öğrendiğim ve öğrettiğim “yanaşık düzen”in dışarıda bana ne yararı olacak? Nasıl, kendilerinde bana “savaş san’atı”nı zorunlu olarak öğretme hakkını bulmuşlar, kim vermiş onlara bu hakkı? Halk mı ?.. Sanmıyorum …

Askerlik, bir erkeğin hayatında yaşayabileceği en ilginç süreçlerden biri gerçekten. Bir anda sivildeki yaşantınızdan kopup, Türkiye’nin herhangi bir köşesinde, sizinle en ufak bir alakâsı olamayan garabet bir ortamda ve içine sıkıştırıldığınız bir vahamet çukurunda kendinizi buluverirsiniz. Her yan kamuflajlı adamlarla doludur ve dört yanı tel örgülerle çevrili bir kapanın içindesinizdir. Size de bir kamuflajlı elbise verirler, giyersiniz size bol olacak bu elbiseleri. Bakarsınız aynaya, muhtemelen ağlamaklı olursunuz, düğümlenir kursağınız. Tam anlamıyla sudan çıkmış bir balık gibisinizdir şimdi, içinizi tedirginlik, gerginlik ve gelecekte neler yaşanacağına dâir son derece rahatsız bir merak kaplar. Evet, siz artık gerçekliğin alabildiğine dışında, çevrenizde size hemen her türlü emri verebilme yetkisine sâhip rütbelilerin olduğu, abidik gubidik bir sürü yeni yetme çocukla dolu, bütünüyle yapmacık bir dünyadasınızdır. Pek hoş geldiğiniz de söylenemez …

Bu noktada, askere daha gitmemiş ve “vatanî görev”lerini yapmayı düşünen mükelleflere gerçekçi bir tavsiyede bulunmam gerekirse, herhangi bir dört yıllık üniversiteyi bitirmeden, kışladan içeri kesinlikle adımınızı atmayın. Aksi takdirde, önünüzde uzanan on beş ay pişmanlıktan başlarınızı duvarlara vurarak geçecektir. Uzun dönem askerlerin, askerliklerinin altıncı, yedinci aylarında başlayan “ben bu kışlada doğdum ve burada öleceğim” psikolojisi vahim bir ahvâle işaret eder. Hele ki, hem siyasî; hem de uzun dönemseniz, vaaaayyyy vayyyy !.. askerî jargonla bitmez o askerlik !..

Askerliğimi, komutanlarca da, askerlerce de “sürgün yeri” olarak adlandırılan bir tugaya bağlı üç kışlada yaptım -oradan oraya, oradan oraya … bir kısa dönemin pek fazla başına gelmeyecek bir olay doğrusu !..- Özellikle de usta birliği dönemimin büyük bölümünün (yaklaşık üç ay) geçtiği kışla, olanaklar, barınma, şahsî ve genel temizlik açısından her ne kadar mükemmel denilebilecek seviyede de olsa, asker profili açısından tam bir “seçilmişler” bölgesiydi. “Seçilmişler” dediysek, müspet anlamda değil elbet, menfî anlamda, hem de kalın, kırmızı kırmızı harflerle … Bahsettiğimiz şey, tam anlamıyla bir; “losers club”!..

Üç ayımı yiyen kışla böyleydi; ancak daha da beteri var, bağlı olduğum bölük, belki de tugayın en kötüsüydü ve en belâlı askerlerin toplandığı yerdi. Öyle ki, oraya tertip edildiğimi öğrendiğimde, yüzümün ifâdesinin biraz değiştiğini itiraf etmeliyim, kezâ bu bölüğün nâmı, iki şehre yayılmış koskoca tugayda gâyet iyi bilinmekteydi. Bölükteki uzun dönem askerlerin hepsi çeşitli adlî suçlardan yatmış çıkmış sabıkalı tiplerdi. Silâh kaçakçısından, torbacısına, adam yaralayanından, adlî vukuatlı ülkücülerine kadar Allah ne verdiyse oraya toplanmıştı. Bölükte her gün bir vukuat yaşanıyor, biraz olsun nefes almamızı sağlayan kıytırık çarşı izinlerimiz dahi biteviye kilitleniyordu.

Ama askerin derdi ne birdir; ne de iki … Bölüğümde, Türkiye’nin hemen hemen her kışlasında olduğu gibi devrecilik vardı ve hayli sert bir devrecilikti bu. Devrecilik denilen mefhum, bu ülkede bir erkeğin başına gelebilecek en kötü vak’alar listesinde başa oynar şüphesiz. Bu sistemde, alt devre askerler, bir kaç üst devre askerce saat sabahın beşinde ayağa dikilir -biz kısa dönemler ve üst devre uzun dönemler altı buçukta kalkıyorduk- bölüğün ve sorumluluk alanlarının (mıntıka) her türlü temizliğini yaparlar, köle gibi çalıştırılırlar, üst devrenin nöbetini tutmak dahil her türlü şahsî işi ve görevi yapmak zorunda bırakılırlardı. Bu onur kırıcı pek çok muamelenin üstüne bir de bu çocuklar, üst devrelerden bireysel ya da toplu olarak dayak yiyebiliyorlardı, karşı çıkan olursa kolayca susturuluyordu.

Biz orada sâdece dört tâne kısa dönem askerdik ve orada bulundurulma sebebibimiz, her ne kadar adlî sicilimiz olmasa da siyasî görünüyordu. Solculuk, İslâmcılık ya da bir cemaatle uzak yakın herhangi bir bağlantı bizim oraya postalanmamıza yol açmıştı anlaşılan. Çavuştuk, dışarıdan çok rahat görünüyordu durumumuz belki ama, çok da rahat sayılmazdık. Her gün askerlerin sayısız vukuatıyla uğraşıyor, sık sık sinirlerimiz yıpranıyor, kavgaların eşiğine geliyor, geriliyor, geriliyor, geriliyorduk… Yaşça büyük olmamız, tahsil durumumuz ve ağır başlı duruşumuz, çavuş rütbesine sâhip olmamız ve en önemlisi, olası bir mahkeme durumunda yedek subay (asteğmen) statüsünde yargılanacağımıza dâir yaygın inanç sâyesinde uzun dönem üst devre askerler bize karışamıyorlardı. Ancak, kısa dönem asker adayı arkadaşların “oh” çekmeleri için henüz erken olduğunu söylemeliyim, çünkü az da olsa bâzı yerlerde kısa dönem askerler de komutanların oluruyla ezilmeye çalışılıyorlar. Buradaki mantık; “zaten dört ay askerlik yapıyorlar, s.kin !” !.. Kaldı ki, bizim devreciliğin muhatabı olmamamız, bizim ondan etkilenmediğimiz anlamına da gelmiyor katiyen, kesin olan bir şey var; bu zilliyetin olduğu ortamda bulunmak dahi, olanları görmek, yapılanlara şâhit olmak ve hemen hiçbir şey yapamamak, insanın psikolojik olarak yıpranmasına yetiyor. Uzun dönem üst devre askerlerle aramızdaki statüko dolayısıyla onlara karışamıyorduk, yapabileceğimiz pek bir şey yoktu, çünkü yapılanlar kimi üst düzey komutanlarca destekleniyordu. Ola ki, acemî bir alt devre asker, tutup da üst devrelerini komutanına şikâyete gitse, komutanın tavrı üst devre askerlere fırça kaymak oluyordu ama düşündüğünüz gibi değil . “Bunları iyi s.kemiyorsunuz, bakın şikâyete geliyorlar !” şeklinde bir fırçadır sözünü ettiğim !..

İnsanları askerlikten en çok soğutanın askeriyenin kendisi olduğunu söylerken, laf olsun diye demedim. Bunu, davulla zurnayla, en coşkun milliyetçi duygularla askere can ata ata gelen çocuğun düştüğü hâlet-i ruhiyeden gördüm. Bunu, acemîdeyken bir akşam yemeği içtimasında, nöbetçi uzman çavuşun söylediği, “bu orduda bu silâhlar sizlerden daha değerli lan !” şeklindeki askercil ideolojinin açık beyanı olan sözüyle gördüm. Yine de şahsî olarak pek kötü muamele gördüğümü, ağır laf işittiğimi söylersem haksızlık etmiş olurum. Siyasî görüşlerimi bilmelerine rağmen, rütbeliler, bilhassa da subay ve astsubayların çoğu bana iyi ve saygılı davrandılar. Bir kaç istisnaî tip de elbette oldu, egolarını tatmin etmeye çalışan değişik insan popülasyonunun yüksek olduğu bir ortamdan söz ediyoruz sonuçta. Ama bahsettiğim durumum sâdece benim şansımla ilgili bir öznellik, çok zorlu bir askerlik süreci geçiren bir çok arkadaş da gördüm, işittim.

Yazının sonuna gelirken vicdanî red konusuyla ilgili bir kaç söz terennüm etmek istiyorum. Bana “neden vicdanî red hakkını kullanmadın?” diye soranlar oldu pek çok kez. Türkiye’de kadınların şanslı olduğu belki de tek konu askerlik ve bana bu soruyu soranlar ya da red hakkımı kullanmam yönünde telkin edenler kadınlar oldu genellikle, “bekâra karı boşamak kolay” ın karşılığı olsa gerek tam da. İlk elden şunu söylemeliyim ki, bırakın Avrupa ülkelerini, dünyanın aklınızın ucundan bile geçmeyecek çok sayıda ülkesinde bile anayasal olarak, çeşitli şekillerde de olsa var olan bu hak, ülkemizde tanınmıyor. Yani, insanın vicdanı, ideolojik ve inançsal duruşu, bakışı, adam öldürmeyi öğrenip öğrenmemek istemesi, savaş karşıtı olup olmaması, solcu, anarşist, Troçkist, metalci, çevreci, ülkücü, şeriatçı, hippi, PKK sempatizanı, Parti-Cephe taraftarı olup olmamasının askere gitme temelinde herhangi bir önemi yoktur bu ülkede. Durum böyleyken, vicdanî reddi muhtelif sebep ve kaygılarla düşünmedim. Bu bir cüret ve cesaret işi ve buna cesaret eden arkadaşlara saygı duyuyorum.

10.06.2011 / Xunari/Atina (Pazar)  / savaskarsitlari.org