Allah, Kamu, Otorite

AKP 10 yılda devlet oldu ve yeni devlet kendi kurallarını koyuyor, oligarşisini, sermayesini ve yeni insanını yaratıyor, üst paragraftaki “tercih” büyük oranda buradan kaynaklıdır. Bir önceki cumhuriyetin “kamu”dan anladığı nasıl ki laisist-milliyetçi-Batıcı kesim idiyse, şimdiki cumhuriyetin “kamu”su da muhafazakâr-lümpen-tam kentlileşememiş kitlelerdir.

İmam Gazali’den bugüne İslam âleminin eşittiri, sanki 8. ile 12. yüzyıllar arasındaki “altın çağ” hiç yaşanmamamış gibi karanlık olmuştur. Gazali’nin güçlü fikri etkisi sonrası, Yunan felsefesinden çeviriler yapan, biriken materyalle İslâmı yeniden okuyan âlimler gitmiş, yerine Eş’ariyye köktenciliğinin tam da istediği gibi aklı hemen hemen hükümsüzlükle imleyen ve söz konusu dünyayı çepeçevre saran yeni atmosfer geçmiştir. Bu hızlı gerilemenin Türkiye’nin bulunduğu coğrafyada asıl başlangıç noktası ise Yavuz-Kanuni hükümranlıkları döneminde, itikadın ismen Matûridi diye kalmakla birlikte, ruhen Eş’arileştirilmesiyle işaretlenebilir.

İslâm, bu tarihlerden itibaren askeri ve siyasi gücünü Osmanlı’yla birkaç yüz yıl daha sürdürebilse de akıl ve bilimde dünyanın mutlak bir biçimde gerisine düşmüş, bu geri düşme de aynı zamanda siyasal üstünlüğün ya da eşitliğin de sönümlenmesine zemin hazırlamıştır. Çarpıcı bir örnekle bu geri(ci)liği örnekleyecek olursak 18. yüzyıl dünyasına kısa bir bakış atabiliriz. Bu yüzyılda Hıristiyan Avrupa’da basılan kitap sayısı 35 bin; Şintocu/Animist Japonya’da 10 bindi; Müslüman Osmanlı’da ise bu sayı 50 (yazıyla elli) bile değildi.

Günümüz Türkiye’sinde yaşananlar da bu “geri kalma” gerçeğinden bağımsız değil.

İkinci Cumhuriyet ve İslâm-Güç-Fayda Sarmalı

Çok değil daha birkaç ay önce Haziran ayaklanmasıyla ülke sarsıldı. Bu hareket bizzat Erdoğan’ın söylemi ve eylemindeki kendinden olmayanı hiçleştirme odaklı statik pozisyona ve dozu her geçen gün daha da artan kibre karşı gelişmişti. Ancak Gezi sürecinde ve sonrasında Erdoğan’ın bu tavrında milim gerileme yaşanmadı, hatta Başbakan otoriter/buyurgan lügatine yeni yeni başlıklar ekleyerek daha da radikalleşti ve ayaklanan milyonlara “marjinal” etiketini usanmadan yapıştıradururken, kendisi dünya kamuoyu nezdinde mutlak bir marjinallik/antipatiklik timsali oluverdi. Üstelik temcit pilavı gibi her ihtiyaç duyduğunda ısıtıp ısıtıp önümüze koyduğu “% 50″ argümanıyla “75 milyonun Başbakanı” olmadığını net bir biçimde tasdik ve aksi söylemlerini umursamadan tekzip etmiş de oldu.

Başbakan bu politikasını elbette bilerek yükseltti ve güçlendirdi ki bu sayede, hayli laçka duran kendi tabanını ötekine karşı kemikleştirmeyi başarmış oldu.Başbakanın bu uğursuz siyaseti kendine neden bu biçimde iştahla enstrüman bellediğini her yönüyle tam olarak bilemiyoruz fakat onun bilincinde bir şekilde alaşağı edilme paranoyasının son derece güncel ve korkutucu bir biçimde nefes alıp veriyor olduğu burada gerçekten düşünülebilir. Ki buradaki “düşme korkusu”na içkin ihtimaller olarak Erdoğan’ın kafasında bir tür dış müdahale ya da askeri darbe, komplo da olabilir. Belki de bunları sırf kitlesini/fanlarını bilemek için birer işe yarar klişe diye kullanmıyordur, buna sahiden inanıyordur. Zira “Gezi meselesi” daha en başında kolayca, iktidar adına sakatlanmaya mahal vermeden hâlledilebilirdi de, ki AKP işler bir politikayla oradan da güç kazanarak, daha da genişleyerek çıkabilirdi, bu mümkündü. Fakat iktidar şu durumunda sahip olabileceği en geniş çeperde kalmayı ve orada güç biriktirmeyi tercih etti. Bu da kuşkusuz basit, plansız bir seçim değil.

AKP 10 yılda devlet oldu ve yeni devlet kendi kurallarını koyuyor, oligarşisini, sermayesini ve yeni insanını yaratıyor, üst paragraftaki “tercih” büyük oranda buradan kaynaklıdır. Bir önceki cumhuriyetin “kamu”dan anladığı nasıl ki laisist-milliyetçi-Batıcı kesim idiyse, şimdiki cumhuriyetin “kamu”su da muhafazakâr-lümpen-tam kentlileşememiş kitlelerdir. Her iki odağın da ortak özelliği başka olana tahammülsüzlükleridir ve üzerlerinden doğrulan iktidarlar da bu bereketli damarlardan yükselir. Yaşadığımız budur. Bugün Türkiye’de Erdoğan ne derse desin ve ne eylerse eylesin -”yol için cami yıkarım”  demesi ve Gezi eylemlerinde polisin örtülü bir kadını darp etmesi dâhil- “doğrudur” diyen, ona uhrevilik yakıştıran milyonlar söz konusudur. Bu milyonlar Erdoğan’ın gücü ve moralidir ve bunun temelinde ilk adımları Refahlı belediyeler döneminde atılmış iktidar ve toplumu arasındaki rant müştereki ile “tek doğru biziz, bizim inancımız ve bunu yaşama biçimimiz” imanı yatar.

Son “kızlı-erkekli öğrenci evleri” mevzuu da basit bir “eyvah şeriat geliyor!” endişesiyle değil, bu “rant müştereki”nin yeni iktidarı ve siyaseti okuma biçimleri aynasından görülmeli. Vakıa, Cumhuriyet hızla muhafazakârlaşıp, zaten otoriter olan karakterini İslâm sosuna da bandırıyor. Fakat, söz konusu olan köklü bir rejim değişikliği değil, aynı devlete yeni bir “asıl devlet partisi”nin  hegemonya boş gösterenlerine kendi bazı lirik şiirlerini de yapıştırarak yerleşmesidir. Bu bir tür  “sızma fonksiyonu”dur ve amaç AKP’nin aynı devleti kendisi için yeniden biçimlendirip, kurmasıdır.

Arkasını, önünü düşünmeden “çoğunluğun, azınlıkta olana, onun kendisine ters olan eylemlerine müdahale hakkı vardır” diyenlerin -o zaman Müslümanların ya da dindarların azınlık kaldığı yerlerde de aynısı geçerli olmaz mı?-  cüretini sağladığı yer önce “Allah”, sonra “kamu” ve bu ikisinden doğan otorite ile bu üçlemeden yaratılan yine rant, güç, fayda odaklı dönüşmüş cumhuriyet ve bunun yeni ezme biçimidir.

 

Fraksiyon.Org – 10.11.13/Hasköy