“AKP”yi Kim Yıkacak?

Bu aynı zamanda şu demek; sol cenahta yeni bir “yetmez ama evet” skandalıyla karşı karşıyayız ve bu kez içine düştüğümüz yarılma öncekine göre çok daha derin, etkili ve sarsıcı. Sol, düzen içi siyasetin işlerine neden bu denli müdahil oluverme ihtiyacı hissetti, gerçekten düşündürücü.

Türkiye, birden fazla madde başlığı olan yoğun bir gündemle ve alabildiğine gergin bir ortamla yerel seçimlere doğru gün sayıyor. Herhâlde Türkiye tarihinde hiçbir seçim, bilhassa da bir yerel seçim bu denli hararetli tartışmalara sebep olmamıştı. Muhtemeldir ki hiçbir seçimin sonucu da tüm ülke tarafından bu kadar merakla beklenmedi ve belki de herhangi bir seçim için bu kadar çok konuşulmadı.

AKP çeşitli araçlar ve yöntemlerle gücünü koruduğu, hatta artırdığı mesajları verse de, özellikle de muhalif kesimler nezdinde hükümet partisinin oylarının düştüğü su götürmez bir gerçek. Bu tahmini “oy” düşüşü meselesinde de asıl önemli olan olası aşağıya doğru inişin dramatik boyutlarda mı olacağı; yoksa AKP’ce “telafi”/tahammül edilebilir sınırlarda mı kalacağı.

Bu oy oranı durağında AKP’nin bir handikapı da son yerel seçimde aldığı % 38’lik dilimi koruyabilse bile İstanbul ve Ankara’yı kaybetme riskini derinden hissediyor oluşu. “Kader bölgesi” olmada her zaman birincil öneme haiz İstanbul ve Ankara dışında, bu seçimler özelinde Urfa ve Rize’nin ikincil, Antakya ve Adana’nın da -bu satırların yazarına göre- üçüncül seviyede önemi var AKP için. AKP’nin psikolojisine göre yorumladığımız vakit, saydığımız altı ilin belediyesinin tamamının ya da en azından ilk ikisinin kazanılamaması durumunun hâl tercümesi ise yalnızca “kâbus” olabilir.

Bu kâbusun da AKP’deki biricik neticesi batan gemiden kaçmak için gelecek art arda istifalar sonucunda hızla erime ve çözülme süreci olacaktır.

“Tatava” Yapmayıp CHP’yi -ve diğerlerini- Destekleyebilir miyiz?

Sol, dönemsel olarak CHP’yi destekleyebilir ya da onunla birlikte hareket edebilir, evet.

Fakat bunun zemin ve şartları var. Burada zemin, ittifakı hazırlayan meselenin bir tür “ölüm-kalım” mevzuu olması ve solun bu ittifaka kendinden geçmeden, kimlik yitimine uğramadan, ucuz siyaset peşine düşmeden girebilecek olması. En temel şart ise CHP’nin asgari demokrat ya da en azından olumlanabilir bir kimliğinin olması.

Bugün için, günün seçim şartları özelinde net bir biçimde konuşacak olursak eğer, mesela CHP’nin içindeki küçük “sol/demokrat” klik, partinin yönetiminde olsaydı, belki sırf bu seçimlerin hatrına CHP’ye destek atılmasını olumlu/makul bulabilirdik.

Fakat, karşımızda duran tabloda başında tam bir siyasal fecaat olan Kılıçdaroğlu bulunan dingili oynak CHP gerçekliği dururken, CHP’ye destek mesajlarına kaş çatanlara “tatava yapıyor” demek hem politik olarak; hem de vicdanen bir iflastır. En azından, meydanlarda bozkurt işareti çekebilerek, kendi kendine karakter suikastı yapabilen ender liderlerden biri olarak tarihe geçecek olan Kılıçdaroğlu’nun partisi CHP, evvela HDP’nin İstanbul’daki ittifak girişimini “konu komşu ne der!” edâsıyla elinin tersiyle geri çevirmiştir. Aynı CHP, doksan yıllık koskoca bir parti, birikimli bir kadro hareketi olmasına karşın en önemli yerlerde faşist adayları transfer ederek de gerçekliğini dört başı mamur gözler önüne sermiştir -Vallahi, böyle hareketler Erdoğan’a çok güzel paslar, zira adamın melez partisi bile bu durumlara düşmüyor-.

Durum buyken, insana “gardaş ne CHP’si?!” diye sorarlar. Hayırdır yani, memlekette açık işgâl var ve biz de Çin’deki gibi milliyetçilerle güç birliği mi yapmak zorunda kalıyoruz, nedir mevzumuz?

Yahu hadi CHP’ye “neyse” diyelim bir anlık , çoğumuzun babasının, anasının filan oy attığı parti, bazı küçük yerellerde yönetimde olması da bazen devrimci gençlerin işine yarayabiliyor hani. Ama bir de bu “derinlikli” basıp geçme taktikli oyların ülkücü faşistlerin AKP’ye alternatif olduğu yerlerde MHP’ye kanalize edilmesini savunanlar var! Bu, bırakın devrimci bir duruşun ya da anarşist tavrın, düşük yoğunluklu demokrat bir vicdanın bile kaldırabileceği bir tercih/yönlendirme değil. Üstelik bunu bize müthiş ve zekice bir eylem olarak takdim edip, “ne diyon la?!” diyene de sığır muamelesi çekebiliyorlar.

Ya Rab! Bu nasıl bir konjonktür? Sen soktun, sen çıkar!

Ne o?-CHP ?! = neo-AKP

30 Mart akşamı televizyon ekranında seçim sonuçlarını açıklayan grafikler bir AKP zaferini özetleyecek olursa, elbette ben de “ya bu ne biçim bi’ milletmiş yaa!” diye kendi kendimi yiyeceğim ve korkarım ki “alın ulan ben bir işsizim!” deyip, makinayı pencereden sokağa sallayacağım.

Ee yani, bu malumun ilamı.

Fakat, arkadaşlar, olası bir CHP, CHP-MHP ya da Erdoğan’sız AKP iktidarının, AKP’ninkinden çok büyük farklar taşımayacağı hakikatten de bir geyik değil. Retorik tekrarlamayalım ama, bu devlet de her devlet gibi bir sözleşmedir. Yo, halkla erk arasında değil bu sözleşme, erklerle diğer erkler arasında. Ve bu memlekette iktidara gelen ya da iktidara hazırlanan herkes de önce bir yerel yerleşik güçlerin ve emperyalizmin tedrisatından geçip, öyle onay alır. Birbirinin kopyası olan politikalar her devranda yürür ve asla akıldan çıkarmamak gerekir ki bu devlet, halka karşı programlandırılmış ve ciddi bir biçimde techiz edilmiş bir iç savaş aygıtından başka bir şey değildir.

Yani, bize “CHP’ye oy verin!” diye seslenen arkadaşlarımız, özetle şunu söylemiş oluyorlar: “Dostlar, yeni düşmanımız ‘asıl devlet partisi’+CHP+Cemaat+klasik burjuvazi+ABD olsun”… “Asıl devlet partisi”+AKP+Cemaat+yeni badem bıyıklı burjuvazi/klasik burjuvazi+ABD out!

Bu aynı zamanda şu demek; sol cenahta yeni bir “yetmez ama evet” skandalıyla karşı karşıyayız ve bu kez içine düştüğümüz yarılma öncekine göre çok daha derin, etkili ve sarsıcı. Sol, düzen içi siyasetin işlerine neden bu denli müdahil oluverme ihtiyacı hissetti, gerçekten düşündürücü. Hatta, “Gezi” gibi bir büyük kıyam hâlini tecrübe etme şerefine hep beraber nail olabildikten sonra, bu aynı zamanda saçma ve üzücü de. Fakat “Gezi”yi seçim gündemine yönlendiren bileşenlerden biri de -çoğunlukla CHP eksenli olmasa da- ne yazık ki yine sosyalist solun bir bölüğüydü, bunu da biliyoruz. “Gezi’nin on kaplan gücünde kahramanı” Sırrı Süreyya Önder’in İBB adayı olmasının aslında pek hoş kaçmadığını da aynı şekilde…

“Biz Başka Âlem İsteriz”

AKP’yi hiçbirimiz istemiyoruz, yeryüzünde Erdoğan kadar nefret edebileceğimiz bir isim daha gösterebilmek de güçtür, evet, bunların hepsi doğru. “Çözüm süreci”yle ilişkili “hassasiyet” sebebiyle Kürt hareketiyle Türkiye solu arasında oluşan AKP karşıtlığındaki açı farkı dışında solun içinde bu anlamda bir problem yok. Berkin’i kaybetmemizden sonra bu makas kapanmış gibi de olsa, bu PKK’nin genel politik güzergahını etkilemeyen geçici bir durumdu.

Kendimi “radikal” bir hareketin eleştirileri olan bir taraftarı olarak tanımlasam da, “seçimler hiçbir işe yaramaz, eğer bir şeyler değişebilseydi yapılmazdı” falan diyen “radikaller”den de değilim. Seçimlerin bizim için bir önemi vardır, olmalı, özellikle de yerel seçimlerde solun güçlü olduğu yerlerde yönetimi alabilmesi başlı başına mühim, desteklenmesi gereken bir mevzudur. Meclise bir iki ya da elli altmış vekil sokabilmek de kuşkusuz büyük bir başarıdır ve önemlidir.

Bunlar da doğru.

Fakat, parlamentonun da, yerel yönetimlerin de, bizzat Bolşeviklerin bize mahirane bir pratikle hatıra olarak bıraktığı bir bilinçle, amaç değil, salt araç olduklarını akıldan çıkarmamak gerek. Eğer bunlar en önemli amaçsa, devrim şarkıları söylemeyi bırakın. Mahir’i, İbo’yu, Deniz’i, Mazlum’u nicelerini “önderlerimiz” diye anmayı bırakın, duygulandığınız birer anı olsunlar yalnız.

“Devrim”den değil, düzenin içinde belli reform ve ilerlemelerden söz edin. Hele ki CHP -hatta MHP- bile “ehven-i şer”lik, “bas geç”lik olabilmişse şu Marx,Lenin,Engels,Stalin,Troçki,Bakunin posterlerinizi o duvarlarınızdan bir zahmet söküverin. Kendinize başka uygun ikonlar bulun.

CHP’ye, MHP’ye oy çağrısı yapmak bizim işimiz değil. Herkes, her akım, siyasal kulvarda boynunun borcu olanı yapmalı. Zira bu siyaset denen uğraşı, iki yoldur, biri sağ, biri soldur. Düzenin ana dişlilerinden olan partilere rey çağrısı yapmanın bu iki kulvarda nereye oturacağı ise gayet açık.

Sosyalistler eğer, güçlü bir alternatif devrimci parti ile seçime girmeyi tercih etmemişlerse, onların hâkim eğilimleri boykottur -Anarşistler noktasında bakıldığında ise onların zaten genel olarak hiçbir zaman seçimle, parlamentoyla işleri olmaz-. Ancak, bugün ülkemizde olduğu gibi, belli bir güce ve etkiye tekabül etmeyeceği sürece boykot çağrıları yapmanın ya da “biz seçimleri boykot ediyoruz” ilanlarının sembolik olmadan öte bir anlamı olmadığını da kabul ediyorum. Tıpkı iş olsun diye, herhangi bir sol partinin hiçbir iddiası olmayan bir yerde aday çıkarması gibi, salt sembolik.

Fakat, boykotun moral, psikolojik,politik ve imgesel değeri, sırf iş olsun diye seçimlerde aday göstermekten kuşkusuz daha yüksektir. Zira, en azından, hiçbir iddianız olmamasına karşın sistem içi bir düzeneği meşrulaştırmamış olursunuz.

Ben, geleneğim icabı sandığa gitmeyeceğim. Fakat bu yazıda tam anlamıyla bir boykot çağrısı da yapmayacağım.

Eğer siz, bu satırların okurları, “ben illa da oy kullanacağım” diyorsanız. Yani 30 Mart’ta seçimler gerçekleştirilebilecekse, gideceğiniz oy kullanma merkezlerinde BDP, HDP ve ÖDP’nin amblemleri altındaki yuvarlak boşluklar sizin “Evet” mührünüzü bekliyor, basın geçin arkadaşlar.

Bugün yerin dibine geçirdiklerinizin durumuna yarın düşmemek istiyorsanız, ya bunu yapın ya da sandığa gitmeyin.

Fakat her durumda, sadece AKP’yi değil, alayını yıkmaya göre programlanmış şu aşağıda duran şifreyi de akıldan bir saniye dahi çıkarmayın:

Kurtuluşa Kadar Savaş!

25.03.14/Esenyurt