AKP Tabanıyla Köprüler Atılmalı mı?

Yani sosyalistler, devrimciler, "bunlar vicdansız insanlar", "bunlardan bir şey olmaz" filan diyerek, memleketin "yarı"sını bir kenara koyup onu düşman diye kodlayabilir mi?

İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan sonra “faşizm” tanımının sadece günlük kullanımda değil, siyasal literatürde de oldukça genişlemiş olduğu söylenebilir. Aslında aşırı milliyetçilik ya da ırkçılığın yanı sıra ekonomi-politik doğrultusu korporatizm olan –özel sermaye vardır ama tamamiyle devlet kontrolündedir– ve totaliter bir rejim içeren faşizmde, tanının koyulabilmesi için hareketin emperyal hedefler koyması ve aşağıdan yukarıya örgütlenmiş/örgütleniyor olması gibi koşullar da gerekiyor.

Ancak bu geçtiğimiz yüzyılın ortalarına doğru tecrübe edilmiş klasik veya bilindik faşizmin tanımı olabilir. Zira bütün dünyada sol akımlar, “kahrolsun faşizm” şiarını yükseltirken muhatap aldıkları rejimlerin karakterinin faşizmin doğrudan tanımıyla -en azından tam anlamıyla, tüm yönleriyle- uyuşmadığının pek âlâ farkındadırlar.  Bu durum için de açık faşizm ve gizli faşizm tanımları geliştirilmiştir. Örneğin olaya Türkiye solunun devrimci kanadının önemlice bir bölümünün gözlüğüyle bakarsak; 12 Eylül rejimi açık faşizmdir, parlamentonun açık olduğu ve seçimlerin yapılabildiği vesaire dönemler ise gizli faşizm dönemleridir. Gerçi bu ayrımın nereden nereye dek yapılabileceği mevzuu da kendi içinde bir hayli tartışmalı.

Neyse, bizim bu yazıdaki konumuz, başlıktan da anlaşılacağı üzere klasik faşizm üzerine kafa patlatmak değil. Bu yazının gâyesi “AKP tipi faşizm” diye tanımlayabileceğimiz mesele ve onun tabanı üzerine üç beş kelam edebilmek.

Madem yazıda klasik faşizm ile ilgili biraz uzunca bir giriş yaptık o hâlde, de facto olarak “AKP tipi faşizm” dediğimiz şeyi şu klasik faşizm üzerinden bir test edelim:

Tek adam kültü: (√)

Totaliterlik: (√)

Tek partili rejim: (-) Fakat biraz zorlamayla ona yakın bir rejimin fiilen sürdüğü söylenebilir. Bu durum AKP’nin istediği biçimde bir Başkanlık sistemi ve bir de üstelik “dar bölge sistemi” gelirse daha da güçlenecek ve diğer partilerin pozisyonu daha da sembolikleşecek

Aşağıdan yukarıya doğru gelişme: (√)

“Sivil” paramiliter güç: Heves varmış gibi gözükse de henüz tam olarak (-)

Toplumun bir kesimini keskin bir biçimde ötekileştirme: (√)

Emperyal hedefler: Hem (-), hem de özellikle Davutoğlu’nun şahsında en azından bir fantezi olarak (√)

Irkçı söylem/ aşırı milliyetçilik: AKP’nin yörüngesi iyice şekilsiz bir hâl aldığı için hem (-); hem (√). -Bir yandan “çözüm süreci” var; bir yandan da yeri geldiğinde kesif bir ırkçı/milliyetçi söylem ve fiili Kürt düşmanlığı-.

Toplumu yönetebilmek için bir afyon: (√) (din, imân, kader, kısmet,inşallah,maşallah…)

İçeride refah, dışarıda “fetih” propagandası: (√)

Korporatizm: (-)

Derdimizi daha iyi anlatabilme muradıyla sunduğumuz bu mukayeseden sonra konumuza ancak geçebiliyoruz.

Önce “diğer yüzde 50″

Bu “yüzde 50″ kalıbı, oy vermeyenler hesaba katılmadan dolaşıma sokulduğu için yanlış olsa da, artık yerleştiği için bunu biz de kullanıyoruz.

Türkiye, 12 Eylül öncesinin “iç savaş” ruh hâlinden sonra en kesif toplumsal kamplaşmayı yaşadığı günleri yaşıyor. Ben, bu yeminli kamplara bölünme hâlinin izlerini en azından 1999’a, Büyük Marmara depremine dek sürebiliyorum. “7.4 yetmedi mi!” rezaleti hafızamızdaki tazeliğini koruyor.

Evet, çokça dillendirildiği gibi Türkiye toplumu artık “acıda bile ortak olmayı beceremeyen” bir toplum. Ve şartlar ve vaziyet göz önünde tutulduğunda bu gayet normal bir parçalanma. Çünkü bir tarafta hesap sorulması gerektiğine inanan insanlar, diğer tarafta da her durumda kaderi, Allah’ın gazabını, tevekkülü tebliğ eden ve kendi partisi iktidara geldikten sonra da devlete toz konduramaz olan bir kesim söz konusuyken aksi beklenemezdi -mazlumdan zalime bodoslama bir evrim süreci-.

Gelin görün ki bu cepheleşme hâli her durumda aynı paydaları ihtiva eden bir tablo arz etmez. Bunu da not etmeliyiz. 2011 Van depreminden sonra sosyal ve genel medyada vicdanımıza vicdanımıza çarpan faşist söylemin ulaştığı boyutları unutabilmek mümkün değil. Orada MHP’ye, CHP’ye, AKP’ye ve diğer sağ ya da kendini “sol” diye tanıtan partilere oy veren insanların önemli bir bölümü, “ilahi adalet” temalı Kürt düşmanı, ırkçı istifrada yekvücut olmuştu. Bu da, Kürdistan için ikinci bir fay kırığı anlamına geliyordu. Mesele Kürt düşmanlığı yahut devrimci düşmanlığı ise -ama yine anti-PKK bir konumlanmayla- saydığımız tabanların bir araya gelebilmesi hiç de zor değil. Türkiye’nin dört bir yanında devrimcileri linç etmenin yeni bir popüler Anadolu aktivitesi hâline geldiği dönemde TAYAD’lılara saldıranlar sadece MHP ya da BBP’liler değildi.

Fakat Türkiye’de, AKP’nin üçüncü döneminden ve özellikle de Gezi sürecinden beri siyasal kırılmaları ve hareketlenmeleri en çok belirleyen bölünmenin AKP eksenli olduğu tartışılamaz bir gerçek. Bu durumun böyle olması sebebiyle, Başbakan’ın, AKP’li bakanların, milletvekillerinin protesto edildiği bir ortamda -örneğin Soma’da-, protestocu kitlenin bileşeninde CHP’ye, MHP’ye, BDP/HDP’ye, İP’e oy vermiş bir insan ile TİKKO’ya sempati besleyen bir insanın ve bir anarşistin olması ihtimal değil, vak’adır. Soma’daki görülmemiş katliam ve bunun sonrasındaki daha öncesinde tanık olunmamış devletli ahlâksızlık sebebiyle o bileşenin içinde AKP’ye oy verenler de çok sayıdadır fakat sonuç olarak onlar da artık “anti-AKP’ci”dir. Yani hesap değişmiyor.

Bu anti-AKP pozisyonu muhalefetin toplamında elbette ki sürekli ve nihai bir ortaklaşma yaratmıyor, zaten yaratamaz ve yaratmasın da. Ama hükümetle ilgili meselelerde toplumda ortaya çıkan derin yarılmanın birbirine değmeyen fiili bir “ortaklaşma” yarattığı da teslim edilmeli. Ancak, bu “AKP’nin tiksinç bir şey” olduğuna dair “ortaklaşma” eylemsel yönde asla bir müşterek çıkış da yaratmaz. AKP’nin kötü olduğu konusunda AKP’yi desteklemeyen herkes hemfikirdir ama sokak eylemlerine bir MHP’linin bakışıyla, bir CHP’linin, bir DSİP’linin bakışıyla, bir DHKP-C’linin bakışı aynı değildir. Hatta MHP-BBP tabanının en azından “kontrol edilemeyen” bir kısmı mevzu sokak eylemleri olunca gayet güzel AKP’nin koltuk değneği de olabilir.

“İsmail, girişi fazla uzattın, artık gelişme ve sonuca gel” dediğinizi var sayarak,  “düğüm” ve “çözüm”e geliyorum.

AKP tabanı

“AKP tabanı” ya da daha geniş bir anlamda “AKP’ye oy verenler” denildiği vakit, tıpkı CHP gibi incelediğimiz malzemenin yekpare bir organizma olmadığı ilk elden konulmalı. Yani karşımızdaki bir tür MHP değil. CHP nasıl ki merkez sağ, ulusalcılar, ultra ulusalcılar ve demokratik sol eğilim gibi kanatlara ayrılıyorsa, AKP de bu denli oturmuş biçimlerde olmasa da ayrı yönelimlerden oluşan bir yapı. Zaten herkesin söylediği gibi AKP de tıpkı ANAP gibi bir melez parti. Ama ANAP’ın başaramadığı şeyi, yani tabanını kemikleştirmeyi başarabilmiş olan melez bir parti.

Milli Görüş’ten ayrılan hacimli bir siyasal çevreden -FP en son yüzde 15-20 bandındaydı- temellenen bir parti olan AKP’de doğal olarak en güçlü eğilimi bu re-organize edilmiş Milli Görüş kanadı oluşturuyor. Bu ekolden sonra da geçmişte ANAP, DYP gibi “merkez sağ” partilere oy vermiş olan kesimin özellikle muhafazakâr duyarlılıkları daha fazla öne çıkan kitleleri geliyor. Bitmedi, AKP tabanı aynı zamanda Milli Görüş’ten daha köktenci olan İslâmcıları da içeriyor. Bir proje olarak AKP yalnızca Milli Görüş’ü, merkez sağı değil, bir bütün olarak siyasal İslâm’ı da yuttu ve dönüştürdü. Bu dönüşümün ya da bir ihtimal takiyenin ya da baskılanmanın izleri “Türkiye’de şeriat isteyenler” anketlerinin sonuçlarından da takip edilebilir. Bu oran 28 Şubat’tan önce yüzde 20’nin üzerindeyken, 2007’de yüzde 9’a iniyor (*) -benim bildiğim kadarıyla bu oran 2000’ler boyunca bu seviyede devam etti-. Ancak bu yüzdelik dilim 2013’te tekrar yükselme eğiliminde olduğunu göstermiş: Yüzde 12 (**). Burada yorum yapmadan bunun takdirini ya da sebebini okuyucuya bırakıyorum.

Salt siyasal eğilimler açısından –şeriatçı, “ılımlı” muhafazakâr, merkez sağ (daha “liberal”), Türk/ Kürt milliyetçiliği daha ağır basan gibi. “Liberal demokrat” ise artık herhâlde kalmadı.– değil, AKP’nin kitlesinde bu partiye oy verme sebepleri ya da sosyal-psikolojik sebeplerden de ayrışmalar mevcut. Önemli bir yekun tuttuğu anlaşılan ve Erdoğan’a karşı sevgisi bir mehdi aşkı seviyesinde olan fanatik AKP’liler dışında, bu partiye salt “yaptığı hizmetleri” beğendiği için, alternatif göremediği için, küçük ya da büyük bir ekonomik çıkar için, aslında beğenmese de “bunlar giderse din de elden gider” diye olaya yaklaştığı için ve sadece ekonomik baskı, zorlama altında kaldığı için oy veren paydalar söz konusu. Bu sonuncusu bizim değerlendirmemizin büyük ölçüde dışında olacak, ki Soma katliamından sonra ortaya saçılan bazı kanıtlardan (ya da en azından iddialardan) hareketle bu gariban insanların da aslında epey mühim bir sayıya karşılık gelebileceği meselesi üzerine düşünülebilir bir konu olmalı.

Direkt söyleyelim; ama gönülden inanarak, ama “mecburiyet”ten ya da düşkünce bir ekonomik çıkardan olsun topluca “fanatik AKP’liler” diye tasnif edebileceğimiz sosyolojik vaka için, yeryüzünde AKP’nin, bilhassa da Erdoğan’ın yanlış yapabileceği herhangi bir mesele bulunmuyor. Erdoğan figürü hata/yanlış yapabilir bir suje asla olamaz.

Misal; 14 yaşında bir çocuk polisler tarafından öldürülebilir, emri Erdoğan vermiştir, ama suçlu çocuktur. Erdoğan, o çocuğun annesine hakaret eder, babasını aşağılar, çocuğa ısrarla ve tereddüt etmeden  “terörist” der. Alandaki büyük kitle ise anneyi, babayı ve 15 yaşında hayata gözünü yummuş bir daha gün görmemişi yuhalar. “Bu adam ne yapıyor ya!” deyip de dehşete düşemez, “dik dur eğilme!” der.

Ya da; elinde sopa ve dilinde tekbirle bir başka genç, doğrudan AKP provokasyonu olduğu net bir şekilde izlenebilen bir olaydan sonra, daha o gün çocuğunu toprağa vermiş bir mahalleyi basmaya giderken yaşamını yitirir. Bu genç Erdoğan tarafından “şehit” ilan edilir, AKP’liler alkışlar. “Berkin, Berkin dediniz, Burakcan’ı yediniz!” diyerek, tek tip Türk bayraklarıyla yürür, bizim kanımız donar. Deriz ki: “Bir markette çalışarak ekmek parasını kazanmaya çalışan bu genci, oraya devrimcilerin eylemine ‘müdahale’ için kim gönderdi?”. Bu tip sorular AKP tabanı için söz konusu bile olamaz.

Devam; Soma’da devlet ve şirketin ortak olduğu son derece açık olan bir işçi katliamı yaşanır. Felaket sonrası Başbakan ve bakanlar korkunç ve pişkin açıklamalar yaparlar. Başbakan, acılı kentte yüzüne yüzüne çarpılan “katil”, “hırsız”, “istifa” sözlerine ve yoğun protestolara çok sinirlenir. Yakınlarını kaybetmiş insanlara kabadayılık yapar, korumalarının güvencesindeyken tuttuğuna bir iki tane vurur, gerisini korumaları halleder. Bütün dünya şokta, ülke infial hâlindedir. AKP’liler içinse sıra dışı ya da utanç verici bir durum elbette yoktur, olamaz! Başbakan yaptıysa mutlaka haklıdır, evet kayıp yakınları da sırf protesto ettiği için, bizzat Başbakan’ca dövülebilirler, neden olmasın?

Bu yumruklama olayının kaldırılabilir olmadığının nihayet (!) anlaşılabildiği bir noktadan sonra ise “yumruk yalan, provokasyon yapılıyor” içerikli bir başlık açılır twitter’da, oraya yüklenilir. Gözler değil ama vicdanlar körleşmiştir zira.

Bir sıcak örnek olay daha; Başbakan’ın en az onun kadar cevval danışmanlarından mıdır, kalemlerinden midir nedir, bir tip, özel harekatçıların devirdiği başka bir kayıp yakınına tekme atmaya doyamaz. Sonrasındaysa ne görevden alınır, ne de istifa eder, “utanmazlık” maddesine ansiklopedide örnek olabilecek kısa bir açıklama yapmakla yetinir. AKP’liler hemen bu adamı da savunmaya başlar, “haklı” olduğunu göstermek için yırtınırlar. Cenazede adam dövülüyormuş, ne gam!

Zaten Soma katliamı bile paralellerin ya da Gezicilerin “ciddi ciddi” bir provokasyonu da olabilir, bu ihtimali es geçmemek gerek!

Son bir örnek; millet, “şirket nerede? Patronlar neden göz altına alınmıyor? neden hesap sorulmuyor?” diye yeri göğü inletirken, bunlar şirket patronlarını “mason”, “Yahudi” filan ilan ederler ve “çapulcular neden sadece hükümeti suçluyor da şirkete bir şey demiyor?” gibi garip garip çıkışlar yaparlar. Hâlbuki söz konusu şirketle, AKP’nin ilişkileri ortadadır, ama AKP tabanının düşün âlemi çok farklı bir dünyada kendine zemin edinmiştir. Mühim olan tabanı zinde tutmaktır çünkü.

“AKP tipi faşizm”in en güçlü ibret vesikaları en çok da Gezi’den itibaren günümüze, gecemize işte bu gibi vesilelerle çarpmayı sürdürüyor. AKP’li olmayan insanların AKP’li akrabalarına selam vermekten bile imtina eder hâle gelmesi, yukarıdakilere benzer yüzlerce sayfa yazsak da bitiremeyeceğimiz kadar çok sebepten dolayı güçleniyor ve somut bir gerçek hâline geliyor. Aileler tamamen ayrı dünyalara bölünüyor. “Berkin’i ailesi bile reddetmiş, bıkmışlar artık onun teröristliklerinden”, “ooh! Gezi’de arkanızda Koç’lar var, Garanti Bankası da size para veriyor, otellerde kalıyorsunuz!” falan diye(bile)n AKP’li akrabalarıma ya da hasbelkader “arkadaş”ım olmuş olanlara ağız burun dalmak istiyorum! Eminim ki sizde de havalar böyle. AKP’li babasına, abisine, ablasına, amcasına, halasına,  “orospu çocuğu!” diye küfreden insanlar gördü bu gözler zira. Ee tabii, AKP’lilerin de fikirleri karşı taraf için aynı.

Bu saflaşmanın rahminde giderek büyüyen hakikatin AKP tabanıyla, anti-AKP tabanın köprüleri tamamen atması, selamı sabahı kesmesi şekline bürünmesi ise “kaçınılmaz sonuç” oluyor muhakkak.

İyi de, solun böyle bir lüksü var mı peki?

Yani sosyalistler, devrimciler, “bunlar vicdansız insanlar”, “bunlardan bir şey olmaz” filan diyerek, memleketin “yarı”sını bir kenara koyup, onu düşman diye kodlayabilir mi? Bilinçaltımızda bu epey zamandır böyle gelişiyor, doğru. Fakat bütün “suç” AKP’lilerde midir?

Temel düsturu garibanları, işçileri, emekçileri örgütlemek, yoksul mahallelerde, beş parasız köylerde isyan ateşini yakmak olan sola, “tabanının ezici çoğunluğunu her türden gericiliğe” kaptırmış olmaktan dolayı bir hesap da düşmez mi? Bu kaybediş hâlinin elbette soldan, devrimcilerden bağımsız olan sebepleri var: Baskı, zulüm, darbe, faşizm, dezenformasyon, anti-propaganda, dinin kullanımı, yoksulluğun kullanımı… Fakat çok büyük bir paydası eldeyken kaybedilmiş, sonra da geri alınamamış olan bir şeyden söz ettiğimizin farkında olmalıyız. Evet, bu dinamik, önceden, olması gerektiği gibi bizdeydi ve kaybettik. CHP’ye gitti, AKP’ye gitti, hatta MHP’ye gitti.

İMC’de Yeraltı Maden-İş/Yeni Çeltek üzerine yapılmış müthiş bir belgeseli izlerken düşündüm: “Ulan bu kadar birikim nasıl böyle buharlaşıp uçtu?”. Dikkat, bu güçlü örgütlenmenin yapılabildiği yerlerde (Amasya, Erzurum, Malatya) devrimcilerin esamisi okunmuyor artık, hatta bunlardan birinde bırakın devrimci hareketi CHP diye bir şey bile yok! -“CHP’nin ehven-i şer olduğu anlar” diye bir şey vardır (!)-.

AKP’ye oy vermiş insanları bir bütün olarak aşağılamak, onları reddetmek, düşmanlaştırmak yerine, onları kazanmak için çaba sarf etmek gerek. Bunun aksi, kurbanları ortak bir iç savaş dinamiğini de beslemek anlamına gelir. Bazen dümdüz konuşmak iyidir; bu ülke yoksul bir ülkedir. Türkiye, “ekonomik büyüklük”te 17. olan ama kişi başına düşen gelir hesabında listelere göz atınca epey bir aşağılara inmemiz gereken, adaletsizliğin hüküm sürdüğü bir zulüm coğrafyasıdır.

Bunun anlamı da geniş bir örgütlenme sahası oluyor. Bunun verisi bir büyük isyandır.

Vicdanını tamamen karartmış olanlar için belki yapılabilecek bir şey kalmadı ama AKP’ye oy veren yığınlar da bizim fukaralıktaki kader ortağımızdır.

Soma’daki katliamda yaşamını yitiren insanlarımızın yakınlarına hayata tutunabilme gücü ve halkımıza kocaman bir adalet kalkışması diliyorum. (İGY/HK)

(*) Aktifhaber – Türkiye’de Şeriat İsteyenlerin Oranı (aslında daha geniş bir arzu olduğu da anlaşılıyor)

(**) Milliyet – Turkiye’de Yüzde 12 Şeriat İstiyor

Bianet.Org – 18.05.14/Esenyurt