31 Mart yerel seçimlerine giderken

 

Muhalefetin büyük umut ve hayallerle girdiği 24 Haziran 2018 seçimleri, Cumhurbaşkanlığı seçimi ayağında ciddi bir hezimetle sonuçlanınca muhalefetin CHP tabanını da kapsayan hacimli bir bölümünde karamsar bir ruh hâliyle birlikte “boykotçuluk” eğilimi de hasıl olmuştu. Bahis konusu eğilimin güçlenerek ortaya çıkmasında, sadece Erdoğan’ın % 52 oyla işi ilk turda götürmesi değil, bundan daha çok,“halaskâr” olarak görülen İnce’nin seçim sonrası takındığı lakayıt tavır ve muhalefet partilerinin sessizliğe gömülmesi etkili oldu.

Öte yandan, vücut bulan “boykotçuluk” ne devimci bir itkiyle gerçekleşmiş; ne de devrimcileşmeye yöneliktir. Bunu da ortaya koymak gerek. Sandığa küsme hâli, politik bir bilinçlenme, yıkıcılaşmayla değil, tamamen karamsarlık, boş vermişlik ve “adam kazandı”cılıkla el eledir.

Yani ortada devrimcileri heyecanlandıracak bir tablo da söz konusu değildi.

Bir devrimci seçeneğin görünür olmadığı memleket ahvalinde, bu karamsarlaşmadan, devrimcileşmemeden ötürü de herhâlde halkımızı suçlayamayız.

Keşmekeş

Seçimden seçime koşturulan Türkiye’de, AKP’li yıllardaki ve özellikle de 2007’den beri gerçekleşen seçim çalışmalarının hemen hepsi muhalefette “bu en önemli seçim”, “artık gidiyorlar” havasıyla örgütlendi. Fakat, tek başına hükümet kuramayacak duruma geldiği 7 Haziran seçimleri dışında AKP’nin gerçekten yara aldığı bir seçim olmamıştır. O seçimde de alınan % 40 oy, Türkiye’de herhangi bir hareketin hayal edemeyeceği kadar yüksek bir oydur ve akabinde iktidarın Türkiye’yi sürüklediği atmosfer, sonuçlar aşikârdır.

Yara alma biçiminde olmasa da Erdoğan’ın, AKP’nin demoralize olduğu 16 Nisan 2017 Başkanlık referandumu da muhalefetin az çok umutla çıktığı bir seçim olarak nitelendirilebilir. Bir de AKP’nin girdiği ilk seçimi saymazsak, % 38 oy alarak tarihinin en düşük oyunu aldığı bir yerel seçim var (2009).

Sallanma, düşme, yok olma, ANAP’laşma öngörülerinin her defasında boşluğa yuvarlandığı açık. Burada, birçok örnekte aslında anılan öngörü ya da temennilerin çoğu kez yersiz, mesnetsiz olmadığını da söylemek gerek. Ancak Erdoğan’ın/ AKP’nin özgül durumu, sosyoloji, tek parti iktidarının bu sosyolojik yapıya yaptığı yeni katkılar göz ardı edilmiş, “normal bir ülke”de “normal bir siyaset”ten bahsediyormuş gibi yapılan tahlillerde yanılgıların bir sonu gelmemiştir. – Elbette bu yönde yorumlarda duygusal ve propagandif ögeler de mevcuttur, tabiîdir. –

İlk paragraflarda bahsettiğimiz gibi bu seçim sürecine girmeden önce benzer bir umut hâli olmasa da, sandık vakti yaklaştıkça düzen muhalefetinin çabalarıyla halkta yeniden umutlanma durumu yavaş yavaş baş gösterdi. “Boykotçuluk” tekrar eski mevkiine, marjinalliğe doğru itildi. Bunun böyle olacağını 24 Haziran’dan sonra söylemiştik, zira ortada devrimci bir alternatif, hareket olmadığı sürece aksi düşünülemez. Ya insanlar yine fevc fevc sandıklara koşacak, ya sandığa karşı Batı’vâri bir devrimci olmayan ilgisizlik zemin bulacaktı.

Türkiye gibi ülkelerde birincisi geçerlidir. Türkiye’de devrimciliğin bir alternatif olduğunu en çok hissettirdiği, düşük yoğunluklu bir iç savaşın tarafı olduğu 12 Eylül öncesinde dâhi halkın sandığa olan inancı, ilgisi kesilmemişti.

Üstelik bu seçimlerde önceki seçimlerin daha ötesinde bir vaziyet de ortaya çıktı. Sandığa tahvil edilen Gezi enerjisinden beri seçimlerde “tatava yapma bas geç”lere alışmış olsak da, bu seçimde sol, sosyalist, demokrat yapılar arasında bundan daha fazlası var. “Boykot” zaten son birkaç seçimdir çoktan, DHKP-C ve bir iki yapı dışında geçmişe dair tatlı bir anı oldu, bunu epey vakit önce bir kenara yazdık. Ancak şimdi sol açısından, son yılların en çok öne çıkan iddialarından biri aksi yönde olmasına karşın, bağımsız bir çizgi olmaktan tamamen soyunma söz konusu. İttifakın da ötesinde bir iltihak…

Solun hacimli bir bölümü zaten HDP’ye iltihak etmiş, Kürt hareketi neylerse doğru eyler kafasına girip, kendini şu anki vaziyetiyle asla kazanamayacağı bir takım payeleri de alarak sürdürme savaşındaydı. Ancak “radikal demokratlar”da bu seçimde radikallikten eser kalmadığı, HDP’nin Kürdistan’da HDP’nin çok güçlü olduğu yerler dışında (*) AKP’ye karşı – faşist İYİP’le ilgili bir takım pürüzlerle birlikte – en güçlü adayı açık ya da zımnen destekleme hattına evrildiği görülüyor. Hem AKP’nin bütün propagandasını buna endeksleyerek yaptığı seçim çalışmasının oluşturduğu baskılamanın, hem de CHP’nin özüne sinmiş şovenizm etkisiyle HDP’ye düzen muhalefetince vebalı muamelesi yapılsa da durum böyle.

Yani yerel seçimlerin büyükşehir belediyelerinde – belki CHP yerine İYİP’in aday çıkardığı yerler hariç – genel seçimin de ötesinde referandum havasında ikili bloklaşma şeklinde gerçekleşeceği görülüyor. Ancak, Cumhur İttifak’nın ve Millet İttifakı’nın ortak olan partilerinin büyükşehir belediyesi/ büyükşehir sınırlarındaki ilçe olmasına rağmen anlaşamayıp ayrı aday çıkardığı, büyükşehir belediyesi olmamasına karşın ortak aday göstermek gerektiği üzerinden tartışmaları sürdürdüğü (Mersin, Iğdır, Kars, Giresun, Şırnak veya İYİP’in CHP belediyeciliğini de eleştirerek Ateş Ünal Erzen’i çıkardığı Bakırköy gibi) seçim bölgeleri de var. Bir de CHP’li küskünlerden vücut bulan DSP – Yeniden İnşa Örgütü’nün konuşlandığı birkaç yer.

Henüz adaylık süreci bitmediği için bir berraklık söz konusu olmasa da, iki ittifakı oluşturan partilerin kendi aralarında görüşmeleri sürdürerek nihayetinde varılacak olan anlaşmalarla ikili bloklaşma hâlinin büyükşehir belediyelerini de aşarak daha güçlü su yüzüne çıkacağını söyleyebiliriz. HDP’nin ise İYİP’in aday gösterdiği “Batı” illerinde aday çıkarma çıkışının nihai karar olup olmadığını bilmiyorum.

Solun diğer bölüğüyse, yani HDP’nin içinde olmayan ya da HDP’yle tam ittifak pozisyonunda bulunmayan yapıların çoğunda da bir bağımsız hattan söz edemiyoruz. “Bağımsız çizgi” söylemiyle Haziran inşacılarından olan, ancak yılan hikayesine dönen ve dağılan Haziran sürecinde yalnızca kendisi “Haziran” olarak kalan ÖDP bu seçimde, belli bir güce sahip olduğu yerlerde CHP’yi destekliyor. Hatta Beyoğlu ve Ordu – Çamaş’ta CHP çatısında kendi adaylarıyla giriyor. ÖDP’nin öteden beri belli yerellerde CHP’yle ittifak politikası olmuşsa da, bu seçimlerde durumun daha farklı olduğu açık.

ÖDP’nin toplumca bilinen en önemli ismi olan, daha önce CHP ve HDP’nin vekillik tekliflerini reddeden Alper Taş’ın (**) bugün CHP Beyoğlu adayı olması şüphesiz bazı anlamlara geliyor.

Epey vakittir “melez” diyebileceğimiz bir siyaset güden Halkevleri’nin ise hem HDP’yle, hem CHP’yle dirsek teması politikası sürüyor.

Solun mevcut durumuna bakmak için, Hopa örneğine biraz odaklanmak kâfi. 2004 seçimlerinde AKP, CHP, ANAP, MHP adaylarının yüksek oy almasından da yararlanarak Lazistan’ın devrimci geleneği olan bu kentinde belediyeyi ÖDP almıştı. Belediye daha sonra CHP’ye, son seçimde de sol oyların CHP, HDP, ÖDP arasında bölünmesiyle az bir oy farkıyla AKP’ye geçmişti. Bu olayın üstelik Hopa ayaklanmasından sonra gerçekleşmesi sadece Hopa solunda değil, genel olarak Türkiye demokrat muhalefetinde moral bozukluğuna yol açmıştı.

Şimdi sırf bu durumun tekrar yaşanmaması adına, Hopa’da ÖDP, HDP ve Halkevleri “ittifak” adı altında CHP’li adayı destekleme kararı aldılar. Bu durum, sadece Hopa’nın tekrar AKP’ye kaptırılmaması adına bir çaba olarak görülebileceği gibi solun politik iddia, bağımsız çizgi, özgüven, meşruiyet bilincinden feragati olarak da okunabilir.

Vaziyetin ikincisi gibi olduğu, Türkiye geneline, solun durumuna bakınca sarihtir. Yoksa, CHP tabanında sola yönelik önemli bir potansiyel, geçmişten gelen bir birikim, meyil,sempati olmakla birlikte, CHP yönetiminin, belediyeciliğinin en azından devrimciler için anlamlı olabilecek ölçüde AKP’den farkı yoktur. Hele ki desteklenen CHP çatısı altında seçime girmiş bir solcu değil de, düz CHP’liyse, bir belediyeyi CHP’nin kazanmasının sol adına heyecan verici pek bir yönü olmaz.

CHP’nin iyice sağcılaştığı, 24 Haziran’dan sonra düzen muhalefetinin daha ürkek, yumuşak başlı, uyumlu hâle geldiği de ortada. Siyasetin bütünüyle Erdoğan’ın/ AKP’nin şedid politika ve lafzıyla şekillendiği, iktidarın çizdiği sınırlardan neredeyse bir milim sapılamadığı gerçeklikte piyasada artık birden fazla AKP var demektir.

Ve ne yazık ki, mevzubahis “bir milim sapamama” durumu başka bir hâlde solda da karşımıza çıkmakta.

Ha, bir yeri AKP yerine CHP’nin almasının hiçbir mânâsı yok mudur? Vardır, bir mahalde AKP değil CHP kazanmışsa, bu, o yörede sol nâmına bir potansiyel göstergesi olabilir.

Örneğin ben bir Rize – Pazar’lı olarak, Pazar’ı 2004’ten beri alamayan CHP’nin, bu yerel seçimde – pek ihtimal yok ama – Pazar’da belediyeyi kazandığını görürsem bunu memleketimin potansiyeli adına müspet bulurum. Fakat ben gidip de CHP’ye oy vermem. Pazar’ı ya da herhangi bir yeri CHP’nin değil de HDP’nin, HDP’nin değil de, ÖDP, TKP, EMEP, SMF’nin (***) alması da – bence – daha olumludur.

Hepsinden daha olumlu olansa şüphesiz emek – sınıf eksenli bir siyasetle halkın düzenle kopuşmasını sağlayacak, belki seçimlere yine katılacak ama seçime ölüm – kalım anlamları ithaf etmeyecek devrimci bir çizgi örgütleyebilmektir. Halkı, hem de her şeyin bütünüyle tek adam ve tek parti tarafından kuşatıldığı, seçimlerin baskı, hile, eşitsiz yarışla eş anlamlı hâle geldiği şu koşullarda yeniden ve yeniden düzenin araçlarıyla barıştırmak, onu sistemden sürekli ümitvar bir pozisyona çekmek değil.

AKP’nin durumu

Daha düne kadar “ülkemizin üzerinde oyun oynayan güçler” retoriği “faiz lobisi”, para spekülatörleri, dış güçler gibi canavar sembolleriyle yürütülürken, AKP bugün bu mavrada kabzımallara kadar düşmüş durumda. Fakat, “kabzımal” ne yaptığı iş itibariyle; ne de fonetik açıdan Illuminati’vari bir korku salabiliyor.

Tüm siyasî hayatı boyunca geçmişteki “kuyruk”lar üstünden bir siyasî dil tutturan Erdoğan, bugün ülkede bir kuraklık, ambargo, işgal tehdidi yokken uzayan kuyrukların müsebbibi: Biberin, patatatesin, patlıcanın kişi başı 3 – 5 kiloluk kotalarla satıldığı tanzim satış yerleri.

Halkın üstüne karabasan gibi çöken bu ekonomik krizin, darlığın, enflasyonun, kapanan işyerlerinin, işten çıkarmaların Erdoğan’a bir faturası olacaktır. Ancak bu faturanın ağır olacağını söyleyebilmek için elimizde yeterli bir veri yok.

Yakın vâdede bir isyan beklemediğimiz gibi, Erdoğan adına seçimde ağır bir yenilgi de beklemiyoruz.

Bir kere MHP’nin AKP’nin yanına alınmasının akıllıca ve önemli bir siyasî hamle olduğunu göz önünde tutmak gerek. İYİP’in MHP potansiyelini toparlayamadığı, heyecan yaratamadığı ortada. Hatta bu partinin dağılma riskiyle karşı karşıya olduğunu, en azından son seçime göre daha da zayıfladığını düşündüğümü söyleyeyim.

MHP’nin batıdaki ve kıyı bölgelerindeki oyunun çoğunluğunu almış, bunun üstüne CHP tabanından birkaç puan koymuş İYİP hem barajı geçemeyerek, hem de önceki seçimde AKP’ye giden MHP oylarını geri alan MHP’nin altında kalarak rüştünü ispat edememiştir.

Bu açıdan bakıldığında Bahçeli/ MHP desteğinin AKP için hayatî önemde olduğu su götürmez. Hamaset, terör, HDP = CHP, bekâ söyleminin de önemli oranda alıcısı olduğu yadsınamaz.

Beri yandan bloklaşma durumunun ve buna HDP’nin (****) “Batı”da aday çıkarmayarak yapacağı katkının birçok seçim bölgesinde sonuçları “öngörülemez”, karmaşık, sürprizlere açık bir pozisyona ittiği açık. Üzerine AKP/ MHP cephesince çok fazla boş muhabbet yapılsa da CHP’nin İzmir adayının rekor kıracağını düşünüyorum. İstanbul, Ankara için de net bir şey söylemek mümkün görünmüyor. Buraların kaybedilmesi illa ki AKP adına dramatik olacak. Ben AKP’nin – kötü adaya karşın – İstanbul’u almaya daha yakın olduğunu, Ankara’nın ise ortada olduğunu tahmin ediyorum.

Yine bu bloklaşmanın ilginç sonuçlara yol açabileceğinin örneklerinden biri de MHP ve AKP’nin çok güçlü olduğu Adana’da – ne kadar doğru bilemiyorum – CHP adayının favori gösteriliyor olması. Misal, Antalya için de CHP’nin kazanmaya daha yakın olduğunu birkaç yerde okudum.

Birçok yerde daha çok çekişmeli yarışlar olacaktır.

Yine de AKP ‘nin Ankara veya İstanbul’un kaybı/ ikisinin birden kaybı dışında kayıpları tolere edebilecek yapıda ve bütün partilerden çok daha güçlü, her açıdan avantajlı konumda olduğu unutulmamalı. Kaldı ki kaybettikleri durumlarda da kayyım atama, tekrar seçim hamleleri artık kanıksanmış vaziyette.

İsmail Güney Yılmaz

(*) HDP’nin Adıyaman’da Saadet adayını, Urfa’da da CHP, İYİP, Saadet’in çatı adayını destekleyeceği söyleniyor.

(**) Alper Taş, kimi zaman eleştirilse de solun geneli tarafından sempati duyulan, saygı gören bir isim. Bu özelliğiyle, yani “tüm solcular”ca sevilmek özelliğiyle belki de Selçuk Kozağaçlı’yla birlikte tek figürdür – ikisi çok farklı çizgilerde olsa da -. Ancak bir Beyoğlu’lu olarak Beyoğlu’nu AKP’den almanın çok zor olduğunu, Kasımpaşa’yı, Kulaksız’ı, Ağaçlaraltı’nı, Kaptan Paşa’yı, Kalaycıbahçe’yi, Dörtyol’u, Çıksalın’ı ikna etmenin o kadar kolay olmadığını söyleyeyim.

(***) SMF/ TKP ve HDP’liler arasında, bilhassa HDP cephesinde çok çirkin bir üslupla sürdürülen tartışmaların odağında olan Dersim’de, SMF (eski DHF) % 13 – 18’lik oyunun üstüne Maçoğlu etkisiyle daha fazlasını koyacak olsa da, HDP’nin belediyeyi almaya daha yakın olduğunu tahmin ediyorum. Eğer ikisinin çekişmesinden aradan biri sıyrılacaksa o AKP değil CHP olacaktır.

–> Üstteki dipnotla bağlantılı bir not: Bütün illerde ve birçok ilçede kendi adaylarıyla seçime giren TKP, Dersim (Dersim’de TKH de Maçoğlu’nu destekliyor) ve Mut’ta ise – geçen seçimde Ovacık’ta olduğu gibi – kendisinden bambaşka bir politik güzergâhı olan SMF’yi destekliyor (DHF, 2014’te Mazgirt’i de ÖDP çatısı altında almıştı). HDP adayınıysa aynı zamanda HDP bileşeni olan ESP ve Dersim’de önemli birer güç, odak olan Partizan ile EMEP destekliyor. (Partizan’ın yakın tarihte bölündüğünü de hatırlatalım: Özgür Gelecek ve Yeni Demokrasi. Özgür Gelecek, Dersim’de uzlaşma çağrısı yaparken, Yeni Demokrasi, HDP’yi destekleyen kanat).

SMF/ DHF’nin son seçimlerde HDP ile ittifak yaparak meclise vekil sokmuş olduğunu, bu durumun tartışmayı daha da kızıştıran bir etmen olduğunu hatırlatalım.

(****) HDP’nin “Batı”daki tabanının anlamlı bir bölümü muhtemelen sandığa gitmeyecektir. Yine “Batı”da, HDP’nin – Kürdistan’da bile oynayan – muhafazakâr tabanından AKP’ye bir miktar oy geçişi şaşırtıcı olmaz.

–> CHP’liler ve “boykot” üzerine küçük bir not: CHP yönetiminin siyaseti sebebiyle (en öne çıkan örnek Bucak’ın Siverek adayı olması) tabanda tekrar bir “boykot” eğilimini tetiklediği söylense de nihai olarak fazla bir etkisi olacağını sanmıyorum.

–> İstanbul özelinde Halkevleri, EMEP, TİP ve TÖPG ortak bir tavır açıklaması yaptılar ancak bu açıklamadan benim anladığım kadarıyla “bağımsız bir aday” eğilimi çıkmıyor.