24 Haziran, 8 Temmuz, vaziyet

Sol, '90'lı yıllarda seçimleri bu kadar çok konuşur ve ona “hayatilik” atfedecek kadar seçimleri önemser miydi?

 

Bahçeli ve Erdoğan’ın ağzından “seçim” sözü çıkana dek, bir fikir olarak “boykot”, değil sosyalist örgütler, değil HDP, CHP çevrelerinde dahi çok yüksek sesli olmasa da bir tartışma konusuydu. Evvelden beri genel hattı “bozuk düzende sağlam çark olmaz”, “seçimlerle düzen değişmez”, “sandıklar oyalamaca”, “bu pisliği devrim temizler” minvalinde olan siyasi hareketler dışında, daha “merkez” siyasetlerden olan çok farklı isimler, yazarlar da seçimlere girilmemesi gerektiği üzerine kalem oynatıyordu.

Boykot” fikrinin gerekçesi açıktı: CHP ve HDP’nin “sine-i millet”e dönerek, diktatörlüğün meşruiyet oyununu boşa düşürmesi ve AKP ile MHP’nin marazlı birliğinin mecliste yalnız bırakılması. Yani oyuna karşı oyun kurarak, figüranlığın reddiyesi üzerinden yeniden bir siyasi aktör olmayı sokaktan kurma çağrısı.

Ne var ki Bahçeli’nin beklenmedik erken seçim çıkışı, Erdoğan’ın da Bahçeli’nin önerdiği seçim tarihini “çok erken”e çekişiyle muhalefette rüzgarın yönü bir anda değişiverdi. “Boykot” tamamen gündemden düştü, seçime dair umut hızla harlandı. Kılıçdaroğlu + Saadet + küskün AKP’liler + liberaller blokunun Gül’ün ortak aday olması yönündeki atağının CHP taban hareketi ve onu destekleyen sol kesimlerin karşı hamleleriyle bertaraf edilmesi muhalefetteki motivasyonu daha da arttırdı.

CHP’nin Cumhurbaşkanı adayının İnce olması, İnce’nin de beklenenin çok çok üzerinde seyreden atikliği, muhalefetteki müspet motivasyonu psikolojik üstünlüğe doğru kısa sürede evriltti. Faşistlerden, faşist hareketle ayrım çizgileri çoğu kez belli belirsiz olan “merkez sağ” laisistlere, muhafazakârlara kadar bir kitleyi kendine çekebilen Akşener gibi güçlü bir figürün varlığı ile HDP’nin de adayının Demirtaş olduğunu açıklaması seçimin ikinci tura kalacağının ilanı oldu. Ve burada Karamollaoğlu’nun Erdoğan’dan 3 puan civarı bir oyu koparabileceği de unutulmamalı.

Muhalefetteki bu umutlanma hâli, korsan seçim kararının Erdoğan’ın yönetememe krizinde oluşunun ikrarı olarak okunmasıyla ilişkili. Ancak burada da herkesin farkında olduğu şüpheler, korkular, çelişkiler var: Erdoğan koltuğu paşa paşa bırakır mı?

Erdoğan kaçmaya hazırlanıyor”dan, “seçim/ ikinci tur yapılmayacak”a dek “komplo teorileri” yine havada uçuşuyor. Hatta burjuva muhalefetiyle, Erdoğan arasında “devr-i sabık yaratılmaması”na dair zımni bir anlaşma olduğunu bile düşünenler var.

Tabii bu “komplo teorileri”nin, kimi uçuk kaçık olsa da, hiçbiri mesnetsiz değil. İnsanlar, Erdoğan’ın sıradan bir lider olmadığının, Demirel gibi şapkasını alıp gidemeyeceğinin bilincindeler. Bunu yaşayarak ve görerek çoktan deneyimlediler. Yine de hemen her kesimden muhalif insan, – bunca “acı tecrübe”ye karşın – sandıktan başka çıkış görmüyor.

Bunun başat, belli sebepleri var. İlki, sokaktaki mücadele – o da işten ihraçlara ve bunun yanı sıra hapishanelerdeki tek tip dayatmasına karşı sınırlı bir biçimde – aynı hareketten birkaç kişiye terk edilmiş vaziyette. Ve bu direniş çizgisine yönelik ilgi de Nuriye ve Semih’in açlık grevine son verişlerini takiben sıfırın altına indi.

İkinci sebep ise, Türkiye’de 7 Haziran ve hatta onun da ötesine geçen bir atmosferin hissediliyor oluşu. Ortada muhalefetin yükselmesini sağlayacak bir başarı, kazanım yok, yaprak kımıldamyan dönemlerden birinden geçiyoruz. İktidarın devrileceği hissi, alttan alttan, dipten gelen bir şey. AKP’de ve Erdoğan’da seçime çok az bir zaman kalmasına karşın, 7 Haziran’ı anımsatan ciddi bir konsantrasyon eksikliği gözlemleniyor. Hatta – İnce gümbür gümbür bir faaliyet içindeyken – doğru dürüst bir seçim çalışması yaptıkları bile söylenemez. Ali Koç ve Aziz Yıldırım’ın Fenerbahçe başkanlığı için yaptığı çalışma dahi, AKP’nin, Erdoğan’ın seçim çalışmasından daha güçlü, daha heyecanlı.

Burada muhalefetin, referandumda görüldüğü üzere – çok parçalı da olsa – en az % 50 bandında oluşu bir etken. İnce’nin adaylığının yarattığı sinerji ve AKP’nin Kürt politikası sebebiyle Kürdistan’dan silinecek olması (1) başka bir etken. İyi Parti’nin onca alavere dalavereye karşın, Kılıçdaroğlu’nun kendisinden beklenmeyecek kıvraklıkla karşı alaveresiyle yanıt vermesi sonucu seçime girebilecek olması diğer bir etken. Buna AKP tabanının bir bölümündeki bıkkınlıkla, MHP tabanının çoğunluğunun, kendini kurtarıp, MHP’yi bitiren ordusuz general Bahçeli’ye sırt çevirmesi ekleniyor. Ben bunu 90 kişinin çalıştığı ve çalışanların çoğunun birkaç CHP’li ve Saadet’li dışında AKP ve MHP seçmeni olduğu kendi işyerimde görüyorum.

Bu insanların çok azı sorduğumda “Tayyip’e vereceğim” diyor. İçlerinde Erdoğan’a vereceklerini söyleyemeyenlerle, kafası karışık olmasına rağmen pusulayı eline alınca “başka kime vereceğim!” deyip, yine mührü Tayyip’e basacak olanlar da var elbet.

Yine de yukarıda bahsettiğim durum AKP ve Erdoğan’daki oy düşüşüne dair veri olarak ele alınabilir. AKP’nin 40 – 41- 42’ye ve hatta 40’ın altına düştüğü, Erdoğan’ın maksimum % 45- 46 oy alabildiği bir ihtimal uzak değil. MHP’nin ise 24 Haziran’da % 5’i geçebileceğini sanmıyorum.

Herhâlükâda 24 Haziran sonrası yeni bir “karışıklık” dönemine gebedir. Erdoğan – hiç beklemiyoruz ama – “eyvallah” deyip çekip gitse bile oluşan enkaz, yaratılan batak ve ekonomik kriz birçok siyasi, ekonomik, sosyal depremi tetikleyecek. Erdoğan’ın kaybetmesine rağmen bırakmaması yahut açık hilelerle kazanmasıysa bu kez referandumda olduğu gibi suskunlukla karşılanmayacak gibi duruyor.

En uç ihtimalleri düşündüğümüzde, çatışma hâlinden, – Erdoğan yanlısı, belki karşıtı – yeni bir askerî darbeye kadar birçok olasılıktan hiçbiri olağanüstü bir dönemden geçen Türkiye’de “olmaz” değil.

Unutmamak gerek ki ne Erdoğan’ın başkanlık sistemi tercihi, TBMM’yi massetmesi rastgele bir hevestir; ne de Erdoğan’ın iktidarı bırakmaya yanaşmaması salt onun kibri ya da korkularıyla ilgilidir. Ortada duran mevzu, bir programdır. Bu programda yoksullaşma, güvencesizleşme, gericileşme, tekelleşme ve galiz bir milliyetçi maskeyle örtülmeye çalışılsa da ülkenin daha fazla sömürgeleştirilmesi vardır. Bu programın kolay işlerliği için de bir tek adam iktidarı gerekiyor.

Fakat gelin görün ki, bizzat Erdoğan’ın koyduğu kurallar (seçime ittifakla girmek) dönüp onu vurabilmektedir. Zira kimse, hiçbir güç kadir-i mutlak değil. O zaman da çok şey kaybedecek olanların zaten âdil olmayan yarışı hile, baskı, yalan, hak gaspları, eşitsizlikler, korku zerki ve provokasyonlarla “renklendirmeleri” kaçınılmaz olacaktır.

Sonuçları kabul edecek” ya da “kaçacak” diyenlerin, iktidarın bugüne kadar neler biriktirdiğini (saraylar, uçaklar, şirketler, ordular…) ve biriktirmeye devam ettiğini göz önünde tutmaları gerek. “Kaybedeceği seçime girer mi?” sorusu kesinlikle boş bir soru değil. Suçlar ise çekip gitmeyi zorlaştıran bir diğer olgu.

Yani insani tabiat gereği “yoruldum” deyip bir emekli hayatının özlemini kuracak olsa bile çekilmesi pek çok açıdan zor. İşte burada belki burjuvazinin destekleyeceği bir uzlaşma gündeme gelebilir. Fakat böyle bir şey olacağını sanmıyorum.

Ancak oligarşinin kendi içindeki zayıf birlikteliği bir an gelince tarafları başka tercihlere zorlayabilir. Buradan hareketle iktidarın sonunun bir yorgunluk itirafıyla değil de, bir son kapışmayla geleceğini düşünüyorum.

Osmanlı’da oyun bitmez. Hep beraber yaşayacağız ve göreceğiz.

Örneğin kısa vadeli ve seçim sonuçlarını etkileme açısından düşündüğümüzde, şu sıralar Kandil’e yapılmakta olan sessiz sedasız bir askerî operasyon var. Hükümet, seçime bu kadar az zaman kala bu sessizlikten ne murat etmektedir? Seçime çok daha az zaman kala bir “zafer” ilanını mı? Buradan oy devşirmeyi mi?

Fakat öte yandan bir de hiç dillendirilmeyen, kullanılmayan bir “Afrin zaferi” meselesi mevcut. Bu yönüyle de AKP/ Erdoğan politikaları şu ara dönemde bir miktar “çözülmezlik” imleci içinde bulunuyor.

Pek dillendirmiyoruz ama Erdoğan’ın itiraz edilemeyecek bir zafer kazanması da, iktidar için dikensiz gül bahçesi yaratmayacak. Zira ekonomideki tansiyon, nefret politikası, Yeni Osmanlıcılık, Kürt düşmanlığı, rant müştereki ve milyonların siyaseten dışlanmışlığı, aşağılanmaları, öcüleştirilmeleri hep bir patlama ihtimalini besleyecek. Ancak devrimci öncünün eksikliğinde bu patlamaların Erdoğan’ı ne kadar sarsabileceği de başka bir soru.

Solun 24 Haziran tavrı

Ve böylece zurnanın zırt dediği yere de gelmiş oluyoruz. Türkiye’de bugün bir devrimci durum var ama devrimci önderlik yok. Devrimciler, Türkiye’de ’68’den beri en zayıf, en etkisiz, en sessiz dönemlerini yaşıyorlar. Bağımsız, devrimci, güçlü bir siyasetin eksikliğinde halkın gözünün sandıkta olması da gayet doğal. Sandıktan umudunu kesmiş olanlar da, onları umutlandıracak devrimci bir dinamiğin yokluğunda bir potansiyel anlamına gelmiyorlar.

Sosyalist hareket, bu zayıflığıyla HDP ve CHP arasında, onların yanında kümeleniyor, sosyalist örgütler bu merkezlerle – daha çok HDP’yle – benzeşiyor. Bu durum bu hareketlerin mevcut taban ve kadrolarında da dökülmelere veya en azından çelişkilere yol açıyor. Bir takım örgütler mecliste vekile sahip olmalarına karşın – normalde bu bir güç göstergesidir -, kitle mânâsında gelişme kaydedemiyor. Var olan kitleleri de artık bağımsız bir görünüme, çizgiye sahip değiller ya da bunu kaybetme riskiyle karşı karşıyalar.

Tamam, bu böyle. Peki öte yanda ne var? Yani bağımsız çizgide ısrar eden siyasetler gelişiyor mu? Yani ÖDP, Halk Cephesi, Mücadele Birliği, Kızıl Bayrak, TKP, TKH gibi birkaç yapıdan bahsediyoruz burada. Hayır, hiçbiri gelişmiyor, belki sadece TKP’nin son dönemde diğerlerine göre biraz daha hacmini genişletebildiği söylenebilir. Sadece birazcık.

ÖDP’yse bu yapılar içinde farklılık arz eder. Bu parti, hem seçim tavrı konusunda uzun süredir net bir şeyler söyleyememekten muzdariptir, hem de Haziran’cı vekiller kanalıyla CHP’yle eleştirel bir ilişkiye sahipti. Fakat Kılıçdaroğlu’nun liste kırımından sonra bu özelliklerini – mecliste – büyük ölçüde yitirmiş olacaklar. Haziran’ın da fiilen dağılmış olması ÖDP’de bir takım başka yeni gelişmelere, arayışlara sebep olacaktır. – TİP’in (HTKP), HDP listelerinden seçime girmesi TİP içinde de FKF üzerinden bir ayrılık yarattı bu arada -.

Halk Cephesi, TKP, TKH ise – Halk Cephesi’nde, kendisi dışındaki bütün solu kapsayacak biçimde çok daha sert olmak üzere – diğer sola karşı eleştirel ve diğer soldan tamamen izole. Saydığımız ve sayamadığımız HDP’yle birliği olmayan diğer hareketlerse genelde HDP’ye karşı daha yumuşaktır ve Mücadele Birliği gibi bazılarının Kürt hareketiyle ilişkileri daha yakındır.

Yine bu yapılar içinde HDP’yle bağlaşık olmayıp, HDP’ye, Demirtaş’a seçim desteği açıklayanlar da mevcut. Ayrıca bugün HDP’yle ittifak hâlinde olup, bağımsız bir çizgi olmadığını söyleyemeyeceğimiz örgütler de var: Halkevleri, TİP, SMF (eski DHF). Fakat Halkevleri ve TİP’in HDP’ye desteğinin kendi tabanlarının bir kısmında hoşnutsuzluk yaratması da kaçınılmaz (ki yukarıda TİP’te bir ayrılık vuku bulduğunu yazdık).

Başka sol yapılara da bakarsak, Alınteri siyaseti HDP’ye biraz daha yakın ama yine de “arada” duruyor. HDP bileşeni olmayan EMEP, ideolojik/ söylem olarak değil fakat fiilen HDP’li duruşunu sürdüyor. Bölünen Partizan’da taraflar HDP’ye destek konusunda da ayrışmış vaziyette.

Bolca örgüt bulunan Türkiye solunun bütünün tavrını yazabilmek mümkün değil. Örneğin TKP 1920 şerhlerle birlikte Millet İttifakını destekliyor, HKP boykot diyor, TKP genel seçimlere bağımsız adaylarla girerken, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde geçersiz oy çağrısı yapıyor. Devrimci Hareket dergisi “belli bir adayı işaret etmiyoruz” diyor ama HDP’yi işaret ediyor.Yani birbirinden farklı birçok eğilim var, olabildiğince özetlemeye çalıştık.

Görüldüğü üzere diktatörlük, OHAL, hile gibi somut gerekçelere dayanmasına ve 24 Haziran’ın gündeme gelişinden önce farklı farklı kesimlerce savunulmuş olmasına karşın boykot çağrısı bugün solda çok az örgütçe (Halk Cephesi, TKH, bölünen Partizan’ın bir kanadı, Mücadele Birliği, HKP, Kızıl Bayrak) yapılıyor. Türkiye devrimci hareketinin geleneksel genel tavrı olan boykot, her geçen seçimde kendine daha az destekçi buluyor. Tıpkı her 1 Mayıs’ta Taksim’e yürüyen örgüt ve kişi sayısının dramatik bir biçimde düşüyor oluşu gibi – Öte yandan “Taksim” demeyen solda da coşku, kitlesellik mânâsında (2) bir gelişme olmaması ve her sene devletin dayattığı başka bir ilgisiz alana tamam denilmesi de başka bir gerçek -.

Bunlar sosyalist solun deradikalizasyonuna dair bir takım çıktılar. Solun tasfiyesini de işaretleyen açık seçik veriler.

Muhakkak, HDP’ye, Demirtaş’a, ikinci turda İnce’ye oy verme üzerine de, boykot tavrı için de, bağımsız adaylarla seçime katılmaya dair de yığınla tutarlı gerekçe bulabiliriz. Fakat, kendi gerçekliğini orta yere koymadan, bunun hakkında konuşmadan her yorum biraz sallantıda kalıyor. Oy verme tercihini rasyonalite (AKP’nin mecliste çoğunluğu alamaması/ Erdoğan’ın gitmesi) üzerinden değil de, alakasız büyük anlamlarla kodlamak yersiz. Kendi gücüyle değil, Kürtlerin oyuyla meclise girecek olmayı evirip çevirmek de böyle. Bunun adı uydulaşmadır ve bu Türkiye solunda son yılların trendidir.

Boykot tavrına bakacak olursak, orada da halka rağmen bir tutumun ideolojik tutarlılık adına sürdürüldüğünü görürüz. Orada da devasa anlamlar, halkı barikat barikat, akın akın devrime koşturan, halihazırda bu kudrete sahip olan örgütler yok. Ve orada da kendi gerçekliğinin teslimi de, öz eleştiri de, yeni bir şeyler söyleme de sıfır.

Bazılarının eli oy atmaya gitmez, bazıları pragmatik davranamazlar ya da bazıları yarın pişman olmamak, açıklanamayacak bir duruma düşmemek için bugün bir adım atamazlar. Bazıları sadece çizgilerini sürdürmek isterler, bazıları diğerleriyle kopuşu biteviye şiddetlendirmeyi tercih ederler.

Yarın dövüşme ihtimalin olanlara da, yarın “nereden oy verdik bunlara” diyeceklerine de, bugün oy vermeyebilirsin. Bu kadar basit.

Ancak, sol içi tartışmalar tarafların birbirlerine düşmanca saldırılarından ibaret artık. Bu hemen hemen tüm taraflar için geçerli. Sol bir örgüt, sol bir örgütten ya da “dostlarımız” dediklerinden bahsederken kullanılan dil herhangi bir faşistten bahsederken kullanılan dilden farksız. Burada Devrimci Hareket dergisi ile zaman zaman Maocular istisna olabilmekte.

Birbirini yemeyle geleneksel olarak bu kadar meşgul olan solun iktidar perspektifine, gelişme belirtisine sahip olamaması da gayet normal. Her şeyin fiili olarak sandıklara, düzen içi siyasete indirgendiği bir iklim ve düzlemde, reformistlerin reformistleri reformizmle suçladığı, düzen dışı siyaset söyleminin “apolitizm”le tahkir edildiği ve devrimciliğin yerinde bile sayamadığı bir ülkede daha uzun süre polemikleri seçimler üzerinden sürdüreceğiz, “umut”u da sandıklardan bekleyeceğiz demektir.

Bu güç olamamanın, gündem belirleyememenin sonucudur. Bu güçsüzlüktür ki Gezi gibi bir ayaklanmanın bile sonunda sandıklara sürüklenip yenilmesine sebep oldu.

Bugün ülkemizde, ikinci tura kalsa gidip Akşener’e (3) oy verecek solcular bile var. Daha önce Mansur Yavaş’a, Ekmeleddin İhsanoğlu’na oy verenler olduğu gibi. Zira kimileri için Erdoğan’ın karşısına çıkacak kişi “nefes alsın yeter”.

Sol, ’90’lı yıllarda seçimleri bu kadar çok konuşur ve ona “hayatilik” atfedecek kadar seçimleri önemser miydi?

İsmail Güney Yılmaz

  1. Bilhassa Diyarbakır’ı izlemenizi tavsiye ediyorum. Burada – ağır hilelerden bağımsız düşünüyoruz – HDP’nin zaten % 70 ya da üstünde alacağını var sayıyoruz. Bu seçime baraj sorunu olmayan Saadet, “kişisel 20 bin oyum var” diyen iddialı bir isimle giriyor (1. sıradaki Haşim Haşimi). HDP’nin baraj altında (*) kalmasını uman ve Cumhurbaşkanlığı seçiminde Erdoğan’ı destekleyen Hüda-Par da son seçimde olduğu gibi Amed’de yine bağımsız adaylarla seçime katılıyor. Her iki partinin toplam % 10 üzerinde bir oy almaları olasıdır. HAK-PAR da seçime bağımsız adaylarla girecek ama aldığı destek 0 virgüllerin ilk ondalıklarında.
  1. TKP’nin, son 1 Mayıs’ta gerek görsel mânâda daha derli toplu/ disiplinli olduğu – ki Cephe’yle birlikte 1 Mayıs’ta TKP’nin bu özelliği bir klasiktir- ; gerekse de kitlesellik ve coşku yönünden öne çıktığı görüldü.
    1. İnce kalacak.

(*) Dipnot içinde dipnot. Hilelerle baş edebildiği takdirde HDP’nin baraj gibi bir sorunu olduğunu düşünmüyorum. İktidara yakın kimi anketlerde HDP’nin baraj üstünde gösterilmesini de, HDP’nin sık sık “bıçak sırtı” demesini de iki tarafın taktiği olarak görüyorum. Demirtaş’ın oylarının HDP’yi geçeceği söylense de aradaki fark İnce – CHP farkı kadar anlamlı bir fark olmayacaktır. Ve aradaki oy farkı HDP lehine olacaktır diye düşünmekteyim.